Efendiiiiim, mahalle hikâyeleri 3.bölüm :

Önce o zamanki insanların kılık kıyafetlerinden bahsedelim. Yukarıdaki fotoğrafta halamın düğüne annem, amcam, babam ve ben. Henüz o günleri arayacağımızı bilmediğim t-yaştayım.  Kadınlar günlük hayatta kışın sıcacık pazenler, yazın efil efil basmalar giyerlerdi. Bir de terzi Mualla vardı. Ona elbise diktirmek prestijdi. Herkesin kumaşını almamak için çok pahalı dikerdi. Petrol mavisi, kahve, siyah, bordo renklerde, döşleri nervürlü jorjet elbiselere çok rağbet vardı. Elbiseler, rugan ayakkabı ve küçük çantalarla tamamlanırdı. Bu Mualla Ablayı ben hiç görmedim provalara çocuk götürülmezdi, dikiş dikmekten mi? Burnunu havaya dikmekten mi? Evlenemedi diye biliyorum!
Erkek terzisi Tat Kemal Amca, kekemeydi, konuşmaya başlayınca sağ kolunu sallayarak güçlükle çıkarırdı kelimeleri, cümleleri ağzından. Koyu halk partili Kemal Amca Nevşehir'in en kaliteli terzisiydi. Pilili pantolon, kruvaze ceket, küçük yakaları ayaklı gömlekler. Babam, elini sokup torbalanmasın diye ceketlerinin cebini açtırmazdı. Aksine Hüseyin dedemin cebini çok severdik. Bir cebinde şak leblebi(yarım leblebi), kuru üzüm, diğer cebinde bozuk para ve kabak çekirdeği olurdu. Kabak çekirdeği cebine elini sokarsa bozuk para da çıkardı. Ne çıkarsa beş kuruş, on kuruş, ortası delik iki buçuk kuruş, onu da verirdi. Şimdi bile her akşam evde bir avuç kabak çekirdeği yemeye bayılırım. Erkek olsam kesin prostattan korunmuştum.
Ayakkabıları Rahmi Köse amca dikerdi. Bir kartona ayak ölçümüzü alır, hop bir de bakmışsın süslü olmayan ama sapasağlam ayakkabılarınız olmuş. Diyarbakır'dan kaçak güderi ve kadife kumaş gelirdi. Zenginler pardösü ile  ayakkabısı takım diktirirlerdi.
Düğünlerde, kale mahallesindeki Timtim Sebahat gelin kızların saçlarını ondüle yapardı. O gün, beş yaşından elli beş yaşına kadar tüm hemcinslerim kıvır kıvır olurlardı. Tefçi Fadime Nene çalarken kızları kollarından çeke çeke kaldırırlar, sonra da zorla analarının çimdik atmasıyla zorla oturturlardı .
Bahçelerde börülce,
Oynar gelin görümce.
Oynasınlar bakalım,
Bir araya gelince.
Bahçelerde eğrelti
oynarlar iki elti


Komik manilere pek gülünürdü


Hedük hüdük gaynana
Dişleri güdük gaynana
Oğlun şeker getirmiş
Saklı yedik gaynana
Hastalıklar şımartılmazdı, sebebi bilinmez, genellikle çocuklar nazardan ölürmüş. Anneannem on doğum yapmış beşi nazardan ölmüş!
Bir yaz ne oldu bilmem her yerim kaşındı, kırmızı döküntüler oldu (ne olacak, zona ya da ürtiker cinsi bir şey) . 7-8 yaşlarındayım, çırıl çıplak soydular, utancımdan ölüyorum. Beni bir harala koydular. (Dikenli gibi, sert, kıllı bir çuval).  Sabah ezanı saati, mahallenin çıkışındaki dört yol ağzındaki ayva ağacını altına götürdüler, ayvanın çamurunu üzerime sürdüler, yaz mevsimi ama sabah serinliğiydi. Buz gibi suları başımdan döktüler. Annem döküyor. Nigar yengem de bağır kızım, bağır diyor. "ben dabaz oldum, havlamaz oldum hav hav" ben ağlayarak bağırıyorum, "anneee donduuuum! Ben dabaz olduuuum! Havlamaz olduuuum! haaaav haaaav! Anne donduuuum, yeter!" Pazen mavi çiçekli pijamamı giydirdiler, yorgunluktan, üşümekten nasıl uyuduysam kızarıklıklarım sakinleşmişti. Kaç gün sonra tamamen geçti bilmiyorum ama mutlaka bir açıklaması olmalı dikenli çuval ile soğuk çamurlu suyun.Teyzem “ödüm sıddı başka bir hastalık çıkacak diye” demiş ağlamış.


Karnımız ağrıyınca Meliha Teyzeme giderdik. Dizine yatarım, teyzem esneye esneye gözlerinden yaş gelerek dualar okur, eliyle karnımı ovalardı. "dağlara taşlara, hoppa hoppa kızlara, zıppır zıpır gelinlere, mennuuuuş kıtmır, (şeytan, periler). Tatar, tatar ulu ulu ağaçlara, çirkin çirkin oğlanlara, kızım karnının ağrısı uçsuuuun gitsin, uçsuuuun gitsi. Haydi kalk kuzum bak beni hıçkırık tuttu, geçecek "derdi. Yani ağrılar çirkinlere, hoppalara, şeytana gitsin demek istiyor. Dizinden kalkmak istemezdim benim de uykum gelirdi. Teyzem yavaşça başımın altına bir yastık koyar, artık orlon iplerden ördüğü rengârenk battaniyeyi üstüme örter, kapıyı azıcık kıyılar, çıkardı. Sonra havaya bakarak su içerdi, uyanınca yarısını da bana içirirdi. Ne ağrı kalır ne sancı.
Sıhhiye dedem doktordan bilgiliymiş, amcam beş defa tandıra düşmüş, annemin yüzüne düdüklü patlamış, dedem nasıl tedavi ettiyse hiç iz yok ikisinde de. Yalnız bana ilginç gelen bir çocuk niye beş defa tandıra düşer? Zavallı annem, yüzü yanık içindeyken titiz kocasından korkup merdivenlere ve yan salonun tavanına kadar yapışan fasulyeleri temizlemiş. Offff, amaaaan! Gençlik, korumasızlık ne zor. Belli ki adamlar böyle herif olunur, kadınlar böyle avrat olunur sanıyorlardı.

İlkokul boyunca soooolcandan kurtulamadım. Evet, solucan karın ağrısı, mide bulantısı, iştahsızlık yapardı. Annem elinde solucan şurubu, günde  üç kez zorla içirirdi. Bak kızım biz de içiyoruz diyerek kardeşimin ağzına da tıkıverirdi. Bir de tenya varmış Allahtan bende o yokmuş, tenya olsaymış onun başında bir çengel varmış, bağırsağa yapışırmış, kafası düşmez gövdesi düşermiş, bu yüzden hiç bitmezmiş. Bunu kadınlar konuşurken duydum, tuvalete çıkmak kâbusum oldu. Altıma eğilip bakmaktan kaç defa kafa üstü düştüm bilmem. En kötüsü de mahalle çocuklarının soruları "Sen hiç gördün mü, canlı mı ölü mü düşüyolar? Uykunda donuna gelse napan? "Dedem Mersin'den ekşi nar kökü getirtmiş kaynattılar onu içtim. Birkaç kusmalardan sonra anneannem de beş gün bir diş sarımsak yuttururdu. Hangisi etki etti bilmem ortaokul sıralarında geçti.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iki fotoğrafın yolculuğu

Kızıma