Cape town 3
Bu gün bir hafta oldu. Cape Town'dayım. Dünyanın en güzel, gizemli, egzotik, tehlikeli,  şehirlerinden biri.
Ortalıktaki tuhaflığı ancak anlamaya başlıyorum.  Herkes dikkat et yolda sırt çantanı bile çekip alırlar, her yer hırsız kaynar dedi. Bende ilk günler yolda yürürken perişan oldum etrafa bakmaktan. Sanki oyunda ebeyim, önüm arkam, sağım solum sobe... Aaaaaa başlarım hırsızına dedim teacher'ıma sordum. O da "yok artık, o kadar değil rahat ol belli etme,sanki on yıldır buradaymış gibi kendinden emin yürü " dedi.
Dün Table Mountain (masa dağı)  gezisine gittik. Şehirden teleferik istasyonuna giden yoldaki villaları anlatamam size. İşte bu evlerde Anjelina jolie, Enrique İglesias, Bon jovi falan yaşarmış. Ay inşallah bizim Tarkan'ında vardır!
Okul, gezilere giderken bize taksi kiralıyor. Taksilerin ön koltuklarının başlık yerinde ekranlar var. Ne işe yarıyor bilmem (TV mi acep), yedi kişilik DACCA. İkinci sırada, sol pencere önündeyim. Benim önümde şoförü yandan görüyorum, genç bir zenci. İstasyona geldik, durduk, şoför  indi kapımı açtı. Aaa bizim sınıftan Zimbabweli  Stefan.(bknz. fotoğraftaki Trabzon spor formalı çocuk:) )Dedim ki “Stefan, do you work in this taxi after school ” ( okuldan sonra  bu takside mi çalışıyorsun?)"No no !" dedi. Ben ısrarla. "Why! Are you driving taxi.(niye sen kullanıyorsun taksiyi ) dedim… Çocuk ısrarla no no diyor. Arabanın direksiyonuna doğru baktım ki direksiyon sağ tarafta şoförde içinde. Stefan kibarlık olsun diye açmış kapımı. Bana "yok artık, böyle de kötü İngilizce anlamayan görmedim, salak mı ne?" der gibi baktı.. Sonradan öğrendim ki babası az buz zengin değilmiş. Birkaç petrol istasyonunun sahibiymiş. Yuh bana! Ama niye böyle düşündüm bir sorun. Sorun, haydi sorun. Okulda Ankaralı bir çocuk var Emir,  burada amcası varmış  (ilgilenmeyi düşündüm ama vazgeçtim Fethullahçıymış. Tabii o zamanlar dostluk vardı hoca efendiyle! Hakkatten niye kötü olduk?) Çocuk amcasında kalıyor, öğleden sonraları da VODOCOM da çalışıyor, belli ki oradan çağrışım yaptı.
Teleferiğin alt döşemesi yavaş yavaş dönüyor, böylece sende dönüyorsun ve herkes şehri iki kez her yönden görüyor. Dağda başının üzerinde bulutlar dolaşıyor, dans eder gibi, bir ara sen de içinde kalıyorsun, sisin kollarına bırakıyorsun kendini. İnceden bir keman sesi doluyor kulaklarına. Bulutlar çekilince yukarıdan pırıl pırıl deniz manzarası görünüyor ama biraz sonra yeniden kucaklamaya geliyor, bembeyaz, pamuk gibi. Genç bir adam bulutların içinde ellerini tuttuğu kadına evlenme teklif ediyordu. Küçük dünyamızda büyük hayatlar yaşamalıyız dostlarım! Dünyanın bir ucunda 1100 metrede evlenme teklifi gibi...


Nasıl anlatsam bilmem ki bir ara duvarın üzerine oturup ağladım. Mutluyum, kendi kendimle çok mutluyum. Yeşil  odayı yaparken, köylü jandarmaya şikayet ederse yakalanmayalım diye genellikle gece işçisi çalıştırdım. Henüz kalorifer döşetecek durumda değildik. Bütün kış şimdiki Eflatun odada yorganın içinde yarı uyur, yarı uyanık işin bitmesini beklerdim. Molada çaylarını götürürken demir parmaklıklara elim yapışırdı soğuktan. Yorganın içine eğilip hohlayarak kendimi ısıtırken yorgunluktan bayılmış gibi uyurdum. Hele Sarı odayı yaparken bir gün, ustalar gelmedi, şömine deliği açık kaldı. Bir de karşı tarafta tünel gibi açık bir yer var, kar bir uçtan girip bir uçtan dönüyordu. Elektrikli battaniye, eldiven ve bere ile uyuduğumu unutamam. Şimdi bu dağlarda gezebiliyor olmamı ve o günlerin, bu günleri doğurduğuna inanamıyorum. Dünkü tarihin hediyesi bugün, mutluyum. Bu dünyadan bir kez geçeceğiz, arzularımız için çok çalışmalıyız. Türkçesi " inatla sıçan, mermeri delermiş!"
Bugün Kirstenbosch National Botanical Garden'e pikniğe gittik. Küçücük saksılarda elli yıllık ama yaşını göstermeyen ağaçlar, egzotik çiçekler, nilüferler açmış göletler gördük.  Yüzlerce insan çoluk çocuk gelmişti. Bize dağıtılan battaniyelerimizi yere açtık, oturduk. Şöyle bir baktım, sanki dünyanın her yerinden bir tutam insan almışlar da bu vadide mikserle karıştıracaklar. Akşam üzeri konser başladı. Şarkıcı kız şunu dedi . “ağaçlarla, çocuklar için lütfen sigara içmeyin... Söz veriyorum sizi çok eğlendireceğim." Bir kişi bile sigara içmedi ve çok eğlendiler, çok karıştı insan insana, çok mutlu oldu ağaçlar ve çocuklar, bir gecede bir arpa boyu daha uzadı ömürleri. Ben de eğlendim ama pek bir şey göremedim. Yoo, yerim çok güzeldi ama gözlüklerim yoktu. Niye mi?
Anlatayım:
Günlerden cumartesi, iğrenç odamda göz bandı takıp öğlene kadar uyudum. Sonra yürüyerek şehre indim. Çarşının ortasındayım, öğretmenimin dediği gibi yaptım, on yıldır buradaymış gibi, kendimden emin, sırt çantamla, sağlam adımlarla yürüyorum. Birden arkamdaki hareketi hissettim, döndüm. İri yarı siyah, genç adam, küçük cebi açmış.  Eline vurdum, elinde bir şey  yok. Bağırıyorum " I help!  Me help  ay help me!" sesim çıkmıyor sanki. Yan yanayız sırtına bir kaç şaplak attım ama aynen şöyle, “ayıp değil mi senin bu yaptığın ayıp değil mi? hı? seni seniii! ” Der gibi. Dış cebe baktım ki gözlüğüm yok. Adam elini kolunu sallayarak bir yandan da tostunu yiyerek gidiyor, gözlüğü neresine soktu, tostu neresinden çıkarttı anlamadım.  Arkasından gidip bağırsam dedim, ya bıçak falan sokarsa diye anlık kararlarla aptallaşmış bir halde yürüdüm. Doğru Mario'nun dükkanına gittim. Ali de orada, onlara anlattım. İkisi birden gülerek, WELL COME CAPE TO TOWNNN dediler .
Ali kim mi? Mario kim mi?

Fallow me ...


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iki fotoğrafın yolculuğu