Cape Town 4
Yıllarca çocuklarıma tabağınızda yemek artığı bırakmayın, yemek beğenmemezlik yapmayın, Afrika'daki aç çocukları düşünün dedim. Ama torunlarıma demeyeceğim. Oh olsun manyaklar, işlerine geliyor hırsızlık, hepsi turp gibi. Anjelina Coli'nin çöp tenekesi bile yeter bunlara, gözlüksüzüüüüm . (Tabii ki Güney Afrika için geçerlidir sitemim)
Doğuş, burnunu sıkıp tabağındaki son lokmayı yuttururken dişlerimi sıkarak “Afrika aç, sıpalar açlıktan ölüyorlar” diyerek kaşığı ağzına soktuğumu unutmuyor.
Annemin bana,  benim kızıma " tabağında bir pirinç tanesi kalsa, cennarette (nevşehirce cennet) kirpiğinle toplatacaklarmış" dediğimi de Didem unutmuyor. Yok bundan sora acımak yok! Gözlüksüzüüüüm.
Mario, Didem'in bir tanıdığı. İstanbul kökenli Ermeni vatandaşımız. Elin adamını arayıp rahatsız etmeme gerek yok diyordum. Fakat ilk gün telefonum çalışmayınca iğrenç ev sahibi kadının telefonundan Mario’yu aradım ve çocuklara sağ salim geldiğim haberini vermesi için rica ettim. Bir kaç gün sonra tanıştık. Okulun yan sokağında gümüşçü dükkanı var. Yanında bir kaç Türk daha vardı.  Mehmet;  sahilde restorandı var. Simsiyah saçlar, uzunca tarz bir sakal ve gülen bembeyaz dişler, pek yakışıklı Ali; 30 yaşında, sörf yapmak için gelmiş bir kıza aşık olup kalmış. Aşk bitmiş ama gitmemiş, ara sıra modellik, akşamları da Anatolian restoranda müdürlük yapıyor. Mario son arkadaşını tanıştırırken "Adnan Şenses'in yeğeni Muhsin abi " dedi. Ben aynen şöyle “ Aaaaa beğendim!” dedim.  Benzettim  diyecektim ... Hay Allah salak mıyım ben? Beğenmiş olsam, hadi bilinç altında hatlar karıştı diyeceğim.  Neyse ki laf kaynadı.   
Burada saat beşte tüm iş yerleri kapanıyor, sadece akşam yemeği veren birkaç  pahalı restoran açık oluyor. Cumartesi günü kütüphane bile  kapalı olunca şehrin tam ortasında kalan kocaman bir parka gittim. Ya rab aklımı koru dedim. Afrika'da bir kente öyküneceğim aklıma gelmezdi. Yüz yıllık ağaçlar, çeşit çeşit hayvanlar, şık insanlar, hobi ve sebze bahçeleri, çocuklar için ağaçların dallarına asılı evcikler. Her bir köşede saksafonla Afrikan müziği çalanlar. Neden diye sormaktan geri duramıyorum. Ürgüpüm neden?
Parkın çıkışına doğru yürürken bir müze gördüm. South Afrikan müzesiymiş. Eski bir bina, girişte sizi üç tane, ağızları buruşuk, boynuzlu, sadece gözleri canlı gibi, çıplak şeytan kılığında insan heykelleri karşılıyor sizi. İnsanın yüreğini titreten bir müzik, biraz da korkulu geceleri anımsatan tellerdeki çığlık, tumbanın kıvranışı, boğuk bir inleme… Beyaz efendilerin, siyah köle kadınlara yaptıkları eziyetler resimlerle, kısa filmlerle, heykelciklerle anlatılmış. Her salonda farklı bir konsept. Sadece kırmızı ve beyaz boya kullanılarak yapılan küçük küçük tuvaller büyük bir duvarı doldurmuş.
Elbisesinin altından düşen bebeğine, şaşkın, acıyla bakan kadın. Simsiyah saçları kazınmış kadına, arkadan sarılmış beyaz  bir el, ağzını kapatırken kadının çaresiz süzülen gözyaşları... Evin efendisi kızına tecavüz ederken kapının arkasında yere çömelmiş ağladığı duyulmasın diye ağzını kapatan anne...  Saçları dibinden tıraşlı, sekiz  on yaşlarında  kız çocuğunu elinden tutup götüren beyaz adam. Pantolon askısıyla bağladığı kadına iştahla bakıp sigara içen adam ve kadının etine geçmiş tırnakları, yatağın altında parlayan bir çift küçük göz, korkunun diğer adı... Öne eğilmiş bir kadın, bir eliyle kapıya yapışmış, diğer eliyle karnındaki bebeğini tutarken arkasındaki beyaz adamın devinen ellerindeki tecavüzün resmi. Siyah doğan çocukların canlı canlı, yan yana mezara konulduğunda yavruların göz akının büyümesi ve  kürekle  üstlerine toprak atan adamın ter damlaları... Daha neler neler. O günlerden kalmış çeşitli kırbaçlar, sahiplerin at eğerleri, kölelerin yırtık, kanlı elbiseleri.  Ve çıkışa geldiğinizde yine o şeytan kılıklı insanları görüyorsunuz.  girişte sadece ürktüğünüz bu yaratıklara çıkışta saldırmak istiyorsunuz.
Köle olmaktan kurtulmuş dulların, tırnaklarıyla yeniden yaşama tutunmasının nasıl bir şey olduğunu hayal ederek bir bankın üzerine oturdum. Yemek için aldığım Meksika tostumu çıkarttım, güvercinler uçuşuverdi etrafımda. En ufak bir hareketimle havalanıyor yeniden hemen yan tarafa konuyorlardı. Yutamadığım  ekmeğimi ufak ufak koparıp güvercinlere atarken hiç bir hayal, hiç bir umut içimdeki hüznü bastıramıyordu. Son parçaları atarken yavru martılar süzülüverdi yamacıma, yere düşmeden kaptılar son lokmaları. Gözlerimi kapatıp banka uzandım, kadınlar gözlerime doldu, elimle yüzümü kapattım. Güneş ışığı parmaklarımı yaladı, kadınlar oradan oraya telaşla güneşe doğru koşuyor ama parmaklarımdan kurtulamıyorlardı. Bir merdiven boşluğunda yankılanan şarkılarını duyuyorum. Ezildim...
Kalktım, o gün başka hiçbir şey yapmaya isteğim kalmadı eve gitmek için bir taksiye  bindim. Beş Ran yazacak yere elli Ran isteyince adama kızıp yarı yolda indim. Sonra da hiç taksi geçmedi ve ben Cape Town'un en tehlikeli köprü altından, hava kararırken yalnız geçtim. Hiç korkmadım. Sanki bana bir şey olsa köle kadınların diyetini ödeyecektim.
Eve gittiğimde kimse yoktu çünkü aptal ev sahibi Numane cuma akşamından kızı damadı ve torunlarıyla kaplıcalara gitti. (western cape kaplıcaları çok ünlü) Bunlarda başka bir çeşit müslümanlar. Ailecek dört kez hacca gitmişler. Ayranı yok içmeye, tahterevalli ile gider Mekke’ye. Cumartesi sabah Namibyalı  sporcu çocuğu bir şeyler yerken gördüm ama o akşam evde benden başka kimse yoktu. Küçük Fransızların kapısı da kilitliydi, zaten hiç seslerini duymadım. Kim gelip koymuşsa masanın üzerinde bir  tencere vardı. İçinde iki parça kızartılmış ama yağları donmuş,  soğuk hamburger köftesi vardı ama iğrenç görünüyordu.  Torunların çorapları bir haftadır mutfak tezgahının üzerinde duruyor. İçim bulandı. Buz dolabının arka taraflarına saklanmış biraz peynir buldum kapağı elime yapışınca onu da bıraktım çıktım. Odada lavabo yok, bu yüzden her sabah diş fırçalamak için bataryayı kullanınca tepeme sular dökülüyor. Yine unuttum, elimi yıkamak için açınca başımdan aşağı kaynak sular akınca birden kendimi geri çektim, masaya çarptım, defterlerim yere düştü. İçinden Didem ve Doğuş’un fotoğrafları dağıldı etrafa. Aldım kokladım, kokmadılar. Yine evde yalnızım, korkmadım, köle kadınları düşününce korkmaya hakkım yoktu. Ağlarken, söylenirken  uyumuşum.
Kocaman elleri ile kocaman gözlü kadınlar, kucağımda sımsıkı tuttuğum çocuklarımı çekiştire çekiştire alıp götürüyorlardı... İnce uzun, kara kara kadınlar, ayak bileklerindeki zincirlerin şakırtılarından duymadılar sesimi, kan akıyordu bacaklarından. İçi insan dolu bir demir kafesin kapısını  yukarı kaldırırlarken gördüm çocuklarımı, ter içinde uyandığımda sabah olmak üzereydi.
Pazartesi günü bana yeni bir aile buldular. Okul bir taksi gönderdi. Eşyalarımı alıp çıkarken arkamdan bakan Numane bilmiyordu, benim verdiğim raporla bir daha o odaya öğrenci alamayacağını hatta evi boş bırakıp gittiği için çalışma  ruhsatının bile iptal edilme ihtimalini.

Yeni evim mi? Ama çok güzeeel! Mutlaka anlatmalıyım...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iki fotoğrafın yolculuğu

Kızıma