Eveeet mahalle hikayeleri-6

Düğünün son sahnesi fırından yeni çıktı. Bazı isimler ve olaylar uydurmadır!
Anneannem bir dimi, bir çar, yengemler kaşmir manto gezerken,  yukarı mahallede badanası bile olmayan bir evde buldukları güzeller güzeli Niğar ve Ahmet’in düğünü…
Yengem  on altı, dayım on sekiz yaşında.   Palancıların Adem, yedi yaşında oğlu olan bir dul kadın almış diye duyulunca tüm şehir çalkalanmış. Dedem korkmuş “aman bir baldırı cıplak alıp gelmeden everelim şu oğlanı” demiş.
Kızın amcası Keçeci Mustafendi, dedemin CHP den koyu partizan arkadaşı olması bu işi çabuklaştırmış. Hatta düğün tarihini 27 Mayıs 1960 darbesi ile Milli Birlik Komitesi kuruluşunun yıl dönümü olarak belirlemişler.
Dayım, gelini söz kesilirken görmemiş. Nişan yüzükleri takılırken odaya almışlar, Keçeci Amca’nın iki yanında durmuşlar, eğilip kıza bakamamış bile. Anneannem  oğlunu teselli etmiş “oğlum dünden kalan yemeğin yüzü buruşuk olur, taze pişen yemek yağlı yüzlü olur. Acele etme bakalım düğünde görecen hezaaar(herhalde)”
Nişanda kız evinden şerbet geldiği gün,  haloğlu (hala oğlu) Altı Parmak Celal bi methetmiş kızı, dayım meraktan çatlıyor… Şerbeti içen  bardaklarını  cebine saklar sonra da damattan bahşiş alırmış. O gün dayım bardak başına 10 lira bahşiş vermiş de Tetavın çocukları anlata anlata bitirememişler.
Nişan ile düğün arasında her hafta kız evine gidilirdi (Dayım mı? Ona yasaaak, yooook olmaz  !) Bir hafta kuru çerez, bir hafta yaş meyve-sebze götürüldü. Kurban bayramı sabahı kocaman bir koçun boynuna  kına yakıldı, boynuzlarına beşibiryerde takılıp gönderildi.  Davul zurna ve peşinde tüm mahalle çocuklarıyla birlikte gidildi. Ben de oynaya zıplaya yürümekten yorulunca amcamın kucağında gittim… Peh peh peh bu ne azamet be, ne keyf…
Nihayet sağlık kontrolü için hükümet tabipliğine gidilmiş. Vaaay dayım yengemi görmüş.   Maşallah görüş o görüş bu yıl 56. Yıllarını doldurdular. Haaa geçen hafta bir küsüşmüşler. Dayım yengemin terastaki çiçeklerini, çok soğuk olan bir gece ufo yakıp ısıtmamış. Çiçekleri don almış. Bize geldiler, dayım ööööyle uzaklara bakıp konuşuyor. Yengem, solan çiçeklerin pıtır pıtır dökülüşünü  gülerek anlatınca hepsi uçtu gitti. Ne surat etmek, ne laf sokmak, yok öyle şeyler.
Nikâhtan bir gün önce babam izinli geldi. Akşamüstü amcam arkadaşının arabasıyla Aksaray sapağına karşılamaya gitti. Annem her on dakikada bir, kapıdan dışarı bir girip bir çıkıyordu ama  babam geldiğinde avludaki musluğun önünde donup kaldı. Zaten babam da önce büyüklerin elini öptü, beni zorla kucağına verdiler, kardeşimle o gün tanıştı. Annem Günsel hanım, babam Yüksel bey, ben Nursel,  kardeşime de Göksel ismini koymak istiyormuş ama doğumdan bir ay önce dedem ölünce Mustafa koymuşlar. Babam çocuğuna Mustafa diye seslenirken gözlerinden yaş gelirmiş.
Nikâh belediyede oldu, içerisi  yaşmaklı kadınlar, fötr şapkalı, yelekleri köstekli saatli, takım elbiseli adamlarla doldu. Ben babamın Almanya’dan getirdiği kat kat dantelli külotum, fırfırlı çorabım ve rugan pabuçlarımla kucaktan kucağa geziyorum. Fakat etrafta lak lak çeviren, horoz şekeri yalayan çocuklara nasıl özeniyordum. Hele koridorda üst üste sıralanmış kırmızı boyalı kovaların (yangın içinmiş) içindeki sulara elini batırıp çıkarıp fiskeler atan oğlanlarla oynamam mümkün değildi. Babam Avrupa görmüş adam olur mu hiç öyle sokak çomarı gibi?
Annemin yengeleri Vakko mantolar, ipek eşarplarla en önde yerlerini aldı. Dayım, ilk kez büyünce de giyer diye düşünülmeden, tam üzerine oturan siyah takım elbisesiyle, Ayhan Işık bıyıklarıyla yaşından büyük görünüyordu. Yengem siyah döpiyes, siyah rugan çelik topuk ayakkabı ve elmas küpeleriyle masumiyet heykeli gibiydi. İkisi de mahcup, utangaç, birbirlerine bakmaya korkak iç geçirdiler.
Düğünden bir hafta önce Timtim Saniye’ye liste verilmiş. Saniye  eşek üstüne heybe atıp, kapı kapı gezerek “ Gurrametlerin Pembiş Aplanını selamı var, Amet Ağa’yı everiyolar, düğüne beklerler” der.  Kimisi, mantı, makarna, kimisi dolaz, aside, börek verir. Tatlıları heybenin bir gözüne, tuzluları diğer gözüne koyar.  Erkek evine dönünce, avluya heybeyi atar, olanca dedikoduyu da taşır, karnını da doyurur, bahşişini alır, evine gider. Fakirin çocukları kimi zeytinyağlı, kimi don yağlı damaklarına yapışan yemekleri, günlerce yer.
Kız evini de Kırcıoğlu’nun Hayriye Abla okumuş. Ona da, küçük tencere, tava, havlu, iç çamaşırı vermişler. Kızın annesinin hediyesi olan dil vurma çorabı da beline asıp hava atmış.
Perşembe  akşam kız evinde kına yakılır. Oğlan evi davul zurna, kına, kuru yemiş ve tüm  dostlarıyla giderler. Ben yine amcamın omzundayım. Önden erkekler, arkadan kadınlar yürüyor. Erkekler geri döner, kına bitince gece yine gelirler kadınları alırlar.
Kız evinde kına merasimi hızla sürüyor. Yengem altın kemeri ve mor bindallısıyla ayakta duruyor. Oynayıp oturan kadınların, küçük kızların bile elini öpüyor. Kerimin kızı Elmas ve Görelilerin Şerif tefçi tutulmuş...Defçiler, zengini iyi oynatırlar, fakir parayı az atıyor diye iki çalar arkalarını dönerler. O akşam  yolda kız evine gelirken Nazmiye Teyze’min ipek elbisesini köpek kapmış, eteğini parçalamış. Haviş Teyze’min tafta bluzüne  Almancı teyzemin oğlu Tuncer kusmuş. Moralleri bozulduğundan zorla ellerinden çeke çeke kaldırıp oynattılar. Bana da hadi bir titre kızım diyorlardı ben de ellerimi havaya kaldırıp dantel külotlarımın fırfırını sallayarak titriyordum. (Ay gülmekten karnım ağrıdı.)

O gece düğün evinde içki sofraları kurulur. Genç erkekler hizmet eder. Ayak köftesi, ciğer kavurma, sızgıt, sucuk, pastırma, çok içenler ayılsın diye kelle paça çorbası, mimbar dolması, kuru yemiş, salata, börek, üzüm turşusu…
Tam yattık bir gürültüler oldu. Gece saat üçte Kamil Amca, Sabri Kurt, Deli Feti, Kara Zeki dedemin arkadaşları gelmiş, sabah ezanına kadar süren sofralar kurulmuş. Uykumun arasında duyduğum o güzel kahkahalar hala kulağımda.

Cuma günü  camiden çıkan erkekler, düğün evine gelir hoca  dua eder. Orta sehpaya bir bayrak konur, hoca bayrak duası yapar. Damadın  arkadaşlarından  biri bayrağı kapar.
Dayımın bayrağını Karabıyık Emmi almış. Düğünden sonra bayrağı alanın evinde "kâkül kesme" töreni olur, yemek yenilir. Dayımın bayrağını kapmak için arkadaşları yarışmış. Çünkü o bayrak yemeğini verenin düğününde de aynı kişi karşılığını yaparmış. Dedem zengin ya heveslisi çok olmuş.
Ertesi sabah neredeyse yatmadan kalkıldı. Seysana (Çeyiz)gelecek.
Terzi Mualla’nın dedesi taksici Çapan Ağa çağrıldı. (Şehrin ve zengin mahallesinin tek taksisiydi) Dört tane at arabası. Atların kulağında havlu, boynunda süslü çanlar...
Çeyizler at arabasına yüklenmeden sandığın üstüne yengemin ablası oturdu. Anneannem bir küçük altın verdi. Kız evinden akrabalar çeyizle beraber geldiler.  Erkek çocukları, misket alışverişi yapıyor, mantar tabancasıyla, çatapat ile yaygara çıkartıyorlar, kız çocukları onlara sinir olup lolipop yalıyorlardı...
Gelin taksiye  bindi, yanına bilmiş görümce annem, yanına da dayım oturdu. (Yemeğin yağlı yüzü duruyor!)  Mahalleye girince davullar kulakları patlatıyor, her kapının önünde, bahşiş için araba durduruluyordu. Damatlığı birisi, aynayı birisi, ibriği başka biri elinde taşıyordu. Cümle kapısına gelince anneannem taş köşkten bozuk paralar, pirinçler attı gelinin başından aşağı. Çocuklar paraları toplamak için atladılar ama ben uzanamadım bile. Babam gözüme bir baktı olduğum yere mıhlandım.  Gelin ve damat misafir odasına alındılar. Annem, ilk çocuğu oğlan doğursun diye kardeşimi yengemin kucağına verdi. Yengem kırk gremiseden boynu eğilmiş(1 gremise 5 tam altın değerinde), gelin telinden çekiştirerek koparanlara hiç ses etmeden oturdu.  Arada içni çekiyordu. Yanındaki bir kadına “ eniştem aplamı dövmüş de gelemedi ona acınıyom” dediğini ben duyduuum. Çok üzüldüüüm .
Dayım odaya girdiklerinde, masanın üzerindeki şekerden  ikram etmiş  yengeme (ağız tadı olsun diye) Sağdıç Bayram ağabeyin öğrettiği aklına gelmiş. “ Elin elime değmedi, elim eline değmedi, eğer anama bacılarıma itaat edeceksen şimdi söz ver. Yoksa anan evine göndereyim” Şeker boğazına durmuş zavallının. Cuk cuk ediyor yutamıyormuş... Heriflik böyle olur sanmış  küçük Ahmet. (Kedinin bacağı numaraları). Hatta kirli Celal “numaradan çorabını pantolonun paçasına dik, Çorabı çekerken pantolonu da çekti diye bir depik vur yere otursun.” Demiş. "Allahtan böyle yapmadı, korkudan ölürdüm” diyor yengem.
Çeyiz serildi, kız evi yemek yedi, gitti. Camiden çıkan tüm ahali bize geldi. Hoca dua etti, avluya indi. Annem bir bohçayla havlu, sarığıburma tatlısı, dedem, bir tomar para verdi hocaya, dualarla uğurladı. Birde benim adımı söyledi ayağımdaki siğili okusun diye. Sıdalanan (huysuzlanan) çocukları anaları zorla kucakladı  herkes evine dağıldı. Eve bir sessizlik çöktü, herkes bir odaya girdi, ben de sobanın arkasındaki sedirde uyudum.

Pazar günü Halil İbrahim (Haliplaam) Hoca Allahüekber dedi. Ev halkı ayaklandı.
Güvey konduran(şu bayrak yarışçısı)amcanın evine gidildi. Eş dost geldi. Damda gizliden şakalar yapılırken, Şükriye Bacım gelinin saçının önüne kakül kesti.( bunu sebebini bulamadım. Belki de eskiden tül yemeninin altına fes takarlarmış önüne düşsün isterlermiş.) Kırk altın takan akrabalara, kırk bohça verildi. Karabıyık Emminin az etli, bol yağlı yemekleri yendi, Arabusundan  dozerci Şükrü yolları düzeltirken gelin ve damat eve geçti.

Benden bu kadar gerisini ÖYKÜ EVİ gecelerine saklıyorum

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iki fotoğrafın yolculuğu