Ümit Burnu'nda ettiğim dualar tutmadı.


Cape Town7
Dün, içimi ümitle dolduran Ümit Burnu’na gittim. Tur arabası sabah dokuzda evden aldı. Keyifli bir gurup insan, ilk durağımız Hout Bay; şirin bir sahil kasabası, yerlerde pırıl pırıl balık pulları var. Hemen oracıkta  parçalanmış kocaman balıklar, kemikli hoyrat eller ile boğazından yakalamış yere vurulan ahtapotlar, gürültülü bir neşe ile güne başlamanın heyecanı hepimizin suratına bir gülümseme koydu. Teknelere  binip Seal Island için açık denizde  yol aldık. Kocaman bir tepeyi dönünce denizde yüzen ve kayalıklara uzanmış foklar göründüler. Tekne durdu ve herkes sanki öğretilmiş gibi sus pus bakakaldı. Öyle musmutlu geriniyor, denize atlayıp  kıvrak kıvrak bir o yana bir bu yana deviniliyorlar ki şımarıklık nasıl yakışmış görmelisiniz. Seyretmeye doyamazsınız, siz de gerinmek, sürünmek, oynaşmak isteyeceksiniz. Teknenin en akıllısı seçilmem şöyle oldu; herkes sadece fokların ve adanın fotoğraflarını çekiyordu, ben bir kadından rica ederek fokları arkama alıp poz verince, diğerleri de öyle yapmak istedi ama çoktan motorlar çalıştı.  Yanımdaki iki adam birbirini dürttü" kim lan bu kadın" der gibi... Ya da bana öyle geldi :)
İkinci durağımız  için bir saat kadar gittik. Bir dağın tepesine gelince şoför Süleyman durdu. (aynı zamanda rehber Sülo) İngilizce adı Sally, "hepiniz başınızın üzerindeki dolaplarda bulunan kasklarınızı başınıza takın, yanınıza çanta almayın çünkü Babunlar (şımarık, arsız ve sinirli maymun cinsi.) sizden onları kaparlar, vermeyince de saldırabilirler” dedi. Kaskları taktık, indik. Aaa! Bir de ne göreyim arkadaki römorktan herkese bir bisiklet indirdiler. Süleyman hazırlıkları tamamlarken bir yandan da anlatıyor, "aşağıda bir piknik yeri göreceksiniz oraya gelince durun, bekleyin" falan filan... Benim kulaklarım duymaz oldu. Öyle heyecanlandım ve şaşırdım ki, şimdi ne yapacaktım, bisikleti alan sıraya giriyordu. Dağ başında mı kalacağım, şoförle geri mi döneceğim? Kim kimi bekleyecek konuşulanların yarısını anlamıyorum, bir uğultu var sağır mı oldum? Süleyman "haydi Ayşa"dedi. "I don’t know to ride a bike, Ben bisiklete binmeyi bilmiyorum " dedim. Normal bir tepki verdi, yani şaşırdı. Süleyman'ın düdüğü ile herkes bayır aşağı süzülürken ben başımda günün şakası gibi duran kaskımla acınası bir halde tek başıma kalakaldım. Ağlamayacağım ya... Yok yok ağlamak istiyorum.
Arabaya bindiğimizde eksik gedik ingilizcemle Sülo’ya anlattım. Yıl 1972 ortaokul birinci sınıftayım, Bolu-Seben’de oturuyoruz. Babam kardeşime mavi bir bisiklet almış, ikimiz de bineriz diye biraz da büyükçeydi. Lojmanın arka bahçesinde kardeşim bir tur attı geldi. Annem çok gururlandı, diğer lojmanlarda oturan annelere dönüp "azıcık heveslerini alsınlar sizinkileri de bindiririz" dedi..  Sonra beni bindirdiler, babam yanıma geçip dengemi sağlamaya çalıştı. Sağa kır, sola bak, dik dur, öyle değil böyle, karşıya bak kızım derken, "aptal bu kız ya! " diyen bir tokat patladı ensemde.  Bir daha asla denemedim. Zaten ben öyle çocuk olamadım. Çok sık kasaba değiştirirdik. Annem kısa sürelerde sesini duyacağımız mesafede oynamamıza izin verirdi. Memelerim erken çıktı, okulda oğlanlar yakan top oynarken bilerek sertçe vururlardı, çok acırdı ben de oynamazdım. Ortaokul son sınıfı Mardin - Mazıdağı’nda okudum, okulun tek kız öğrencisiydim, oynamak şöyle dursun, teneffüslerde öğretmenler odasında oturturlardı. Liseyi yatılı okudum, beceriksizliğimi bildiğimden hiç bir oyuna katılmazdım. Bir kez Fidan katılıyor diye basketbol seçmeleri koşusuna katıldım ikinci turda bayılmışım, gözümü revirde açtım. Beş taş bile beceremem, yatılı okulun soğuğundan dolayı ellerim kazık gibi sertleşti, üzerinde taş tutamam. Okuldan sonra evlendim. Evcilik oynar gibi yaptım azar işittim.  Yani ben pek çocuk olmadım.
Sülo durumuma çok üzüldü, "yarın sana ben öğreteceğim " dedi. Elli beş yaşındayım ve bir Afrikalıdan bisiklete binmeyi öğrenmek!... Bir an düşündüm. Ama dönüş yolunda "akşam bir şeyler yapalım mı ,arkadaşımın  barı var?" Demesiyle içimden bir küfür salladım.


Öğlen yemeği yenilen yer bir balık çeşitleri müzesinin bahçesiydi. Şirketin hazırladığı piknik sandviçlerini, meyveleri yedik, biraz dinlendikten sonra bisikletliler yeniden yola koyuldu. Ben de yolun yarısında arabadan indim yürüdüm (Sülo’ya gıcığım artık). Aşağıda denize  at başı   gibi uzanmış burnu görünce çok heyecanlandım koşar adım bayır aşağı, denizden gelen rüzgara karşı kendimi bıraktım. Telefonla arkadaşlarıma ve kızıma sesli mesaj bıraktım. Tüm insanların dilekleri gerçekleşsin istedim. Ülkelerin üzerine pençelerini uzatmış, şu derin devlet denilen neyse elleri kırılsın dedim. Eşitlik ve barış istedim, sağlık istedim, sevgimiz çoğaltsın istedim! İnsanın insana hem de en yakınındakine eziyeti bitsin diye haykırdım. Yanımdan geçen her bisikletin zincirine gözlerimi bıraktım, ahımı fısıldadım. Nefes nefese çıktım bir kayaya, kollarımı açtım hepinizi ümitle kucakladım.
Milli park içerisinde Hint okyanusu ile Atlantik okyanusunu birbirinden ayıran bu muhteşem burnu yukarıdan görebileceğiniz bir de fener var. Çıkmak için teleferik de kullanılıyor ancak ben yürümeyi tercih ettim. Fenerden aşağıya bakıldığında manzara muhteşem görünüyor.  Ve sonunda en uçtasınız. İşte bu noktaya geldiğimde hissettiklerimi yorumlamam çok zor. Birden, sık sık düşündüğüm, şu tanımadığım adamı merak ettim!
Portekiz Kralının gözü doymamış gemilerini yollamış.Ümit Burnu’nu 1488’de Portekizli kaşif Bartelomeu Dias keşfetmiş ve buraya Fırtınalar Burnu (Cabo das Tormentas) adını vermiş. Daha sonra ise gemicilerin morali bozulmasın diye Ümit Burnu demişler. Diğer bir söylenti ise gemicilerin fırtınalı ve uzun deniz yolculuklarından sonra bu noktaya sağ salim ulaşmaları çok büyük başarıymış ve bu nedenle buraya Ümit Burnu denilmiş. Aslında taaa buralara kadar gelmelerinin sebebi doğunun hazinelerine ulaşmak içinmiş.  Vasco de Gama  burnu geçip Hindistan’a kadar gidebilmiş.( Eh iyi aferin, sanki öbür dünyaya götürecek. )Neyse, tek bildiğim adı her ne olursa olsun, buranın dünyanın en özel yerlerinden biri olduğudur. Cape Point tabelası önünde fotoğrafımı da çektirdim. Sülo’nun yanına oturdum. Hep birlikte son durağımıza gittik.
Dağların denize bakan yamacını yırtıp çift gidiş gelişli muhteşem yollar yapmışlar. ( bir baba oğul var, hiç mühendislik eğitimi almamış bu baba yapmış bütün bölgenin yollarını. Adam ölmüş, yola adı verilmiş. (Oğul da paraları yiyordur herhalde!). Kıvrıla kıvrıla inerken her koyda başka bir manzara var. Geldiğimiz yerdeki denize bakan evlerde dünyaca ünlü şarkıcılar ve oyuncular süper milyonerler oturuyorlarmış.
Bana inanılmaz gelen, doğayı böylesine koruyarak böylesine büyük bir turizm yapabiliyor olmaları.
Küçük bir deniz kıyısı köyüne geldik. Çevre kirliliğini önlemek ve köy halkını rahatsız etmemek için arabaları köye sokmuyorlar. (Bkz. Göreme, Sinasos...) Yolun en ucuna park edip denize yürüyorsunuz sonra birden ağaçların arasına saklı büyük bir kapıdan bilet alıp girdiğiniz an başka bir dünya... Kayalıklar arasından tahta köprülerle yapılmış patikadan, penguenlerin arasından kıvrıla kıvrıla denize kadar iniliyor Büyük plastik bidonlar yere devrilmiş içlerinde yumurtalar, yeni çıkmış yavrular görünüyor.  Ben yine parmaklıklara sırtımı dayayıp pozumu aldım. Umarım alzheimer olmam. Torunlarıma anlatmadan ölürsem çok üzülürüm ya!  Kollarını iki yavrusunun omuzlarına atmış ana pengueni ve büyük yavrunun kolunun da küçük yavruya sahip çıkıyormuş gibi arkadan sarılmış duruşlarını ve burnumun direğindeki sızıyı asla unutamam. Ana penguen ben, kardeşine sahip çıkan Didem, bacaklarımın arasındaki minik, Doğuş’um.
Turumuz birbirine telefon numarası veren gençlerin coşkusuyla bitti. Benimle pek ilgilenen olmadı, bisiklete binmeyi bile bilmeyen orta yaşlı kadını kim hesaba alır?
Bir ara yan koltuktaki adam, " Why didn’t you come to do bike? niye bisikletle gelmediniz ?"diye sordu. Sülo  duymadan  yavaşça"  There is platinum in kneecap, dizimde platin var." Dedim. Sonra karısı, benim  cazibesiz ve zararsız olduğumu düşünüp telefonumu istedi.

Sülo en son beni bıraktı eve. Niye? Niye dersiniz? Bir daha bisiklete binmeyi öğretme teklifi için. Ben de kesin cevap verdim." Senin için fazla yaşlıyım! "İçimden de(f..k..) dedim. İngilizce küfür de rahatlatıyor, ohh be!








Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iki fotoğrafın yolculuğu

Kızıma