Eeeee bir safari macerası olmadan olamaz


Cape Town 6
Beklenen aktivite, iki günlük safari turu için bu sabah  gelip aldılar. Sabah yedide çıktım evin önüne. Karşıdaki butik otelin kapısında de bir kadın duruyor, gülümseştik. Kadın belli ki havaalanına gidiyor, yanında valizi var. Biraz sonra bir minibüs geldi kadın bindi saniyeler içinde bir minibüs daha geldi. Ben binmek üzereyken sordum, "ayşeyim ben eurocentres’ den beni mi almaya geldiniz" dedim ( tabi bunları böyle söyleyemiyorum, “my name is ayşe okey okey” dedim sadece, onlar anlıyorlar) adam "evet🐤" dedi, bindim fakat bu kez diğer minibüs şoförü  geldi, beni indirdi. Bir karışıverdik ama neyse ki çabuk çözüldü. Az daha kadın safariye, ben havaalanına gidiyorduk Benimki neyse gidip dönerdim de, kadıncağız uçağı kaçıracak ömür boyu aslanlardan nefret edecekti. Bir iki  sori sorileşildi, geçti gittiler.
 Sonra başka bir otele diğer müşterileri almaya gittik. Bekle bekle kimse yok, ben de caz yapmadım, hani avrupalılar bir sakiiin, bir rahaaatlar ya, ben de medeni olayım dedim ama yarım saat dayanabildim. Şoför öööyle oturuyordu. My brother, look at me, şirketi ara da sor dedim. Sordu, diğerleri iptal etmiş. Lüx minibüsün içinde bir ben bir Ulirih, kısaca "Uli de” dedi ben de tamam "Ali ile Ayşe yollarda olsun "dedim. Hani bizimki yol yaptık diye övünüyor ya, heeeeyt bir gitsin görsün. Manzara harika ama ben gözümü açamıyorum. Çünkü arabayı beklerken, iki gün dolapta kalırsa bozulur ya da diğerleri yer bitirir diye koca kase yoğurdu yedim. Uzun bir yol, Uli  sürekli kucağındaki cipsleri yiyor bir yandan da ispirto rengi bir şey  içiyor, o neyse, gençler pek meraklı.  Sonra da her yarım saatte bir "çişim var mı "diye soruyor. “Yok anam yok, bırak da uyuyayım.”

Beş saat sürdü yolculuk, nihayet safari bölgesindeki kamp yerine geldik. Uli yemek siparişini önceden verdi. O balık istedi, ben de balık olsun dedim. Safari istasyonu son derece şık, manyata denilen üstü ottan, konik çatılı evlerin benzeri bir otel var. Havuzlu, şömineli bir de kafeterya var.
Balıklar geldi, şekli pek güzel ama rengi tuhaf. Üstüne biraz önce safranlı pilav yemiş biri kusmuş gibi. Çatalın ucuyla ağzıma aldım, buz gibi, balığın üzerinde şekerli, bol soğanlı, acılı, baharatlı, tarçınlı bir sos var. Açlık belasına tırtıkladım, içinin balığını yedim kalktım. Kusacağım ama  manzara  daha fena olacak. Uli, önüne ne gelse ayı gibi yiyor, benim artıklarım da dahil. Güney Afrika Cumhuriyeti disk atma şampiyonuymuş, seneye Brezilya'da ülkemizi temsil edecekmiş. (Burası  ikinci memleketim  olacak ya! Bizde olsa; bir ev, bir araba falan hediye ederler, bir iki de karı-kız ayakları, seneye kolunu kaldıramaz, bknz  Naim Süleymanoğlu) . Bir iki poz çekip bizim kızlara poz attım.

Sekiz on kişilik dört çarpı dört, çarpı dört arabalar götürecek. Kızıl sakallı, safari takımlı genç bir adam etrafta dolaşıyor. Oh dedim bu benim şöfer, içim açılsın. Bir de baktım pantolonu belinden düşmüş , mavi donu görünen,  kırmızı yanaklı iri kıyım bir kız geldi,"  senin driverin benim, well come "dedi. Bindik. Benim kızıl sakallı, öbür arabaya  bindi, orası tıklım tıklım. İçimden, "Allahım,  neydi günahım, günahım neydi Allahım ?" dedim, haftaya Kayahan öldü.
Kızın adını öğrenemedim, bir iki kez sordum rüzgar aldı götürdü anlamadım. Langır langır, ine çıka dolaşıyoruz.  Yemeği bastırsın diye içtiğim biradan olacak, tuvaletim geldi. Daha işin başındayız... Ben hep ormanlarda gezeceğiz,  birden karşımıza bir baba aslan, arkasından onu kıskanan ana aslan çıkacak sanırdım. Öyle değil, her yer maki maki... İlk geyiği gördük, sonra, antilop, sonra kudu, impala, sonra waterbuck, bontebok. Pembe bir rüzgar dolanıyor etrafta. Kızı dürttüm. "these are deer, we have a lot deer... Hep geyik bunlar,  bizde de çok bunlardan, "dedim. Nihayet bir saat sonra ileride bir çalı dibinde uyuyan bir aslan gördük, çaprazında da dişisi yatıyor.. "why are these little, niye bu kadar az" dedim. Kızcağız yanakları sıcaktan, rüzgardan  kıpkırmızı olmuş, "we have does reproductive control, üreme kontrolü yaptırıyoruz "dedi.  "Bu kontrolü siyah yerlilerinize de yapsanız da, hırsızlık yapmasalar(gözlük gitti ya)!" dedim. Ben ne anlattım, o ne anladı bilmem döndü, "maymunlar muz çalar” dedi.  Ay güleceğim olmuyor, altıma azıcık kaçırdım. Sinirlenir de beni oralarda falan bırakır, neme lazım. Bir kaç fil, zürafa ailesi, çeşitli kuşlardan sonra kız özür diledi “ lunch time, now sleeping;öğlen yemeği saati, şimdi uyuyorlar” dedi. Böylece tam iki saat safari yapmış oldum. Tuvalete gittiğimde sondası alınmış bir hasta gibi mutluydum.

Sonrası güzeldi. Devekuşu çiftliğini gezdik.Yani yalnız ben geziyorum. Elimden yem yedirdim, üzerine binip gezenleri seyrettim, yuvalardan yumurta aldım. İlk kez İngiliz bilmem kimin karısı, burada küçük bir atölye açıp derisinden çanta, ceket, yapmaları için yatırım yapmış. Sonra tüyleri, eti, sütü, hepsi paraya çevrilmiş. Yaptıkları işi turizme kazandırırken  de gayet profesyonel ve şık hazırlamışlar. Eh bükemediğim eli öperim ben.

Sonra Uli yine indi ispirto benzeri içeceğini aldı. Ben de mango aldım. Çok sevdim  kesin karar verdim bu benim meyvem. O gece küçük bir pansiyonda kaldık, Paradisegarden Backpackers.Yemyeşil bahçede sonbahar serinliği iyi geldi. Odada tek başıma kaldım, istediğim gibi yıkandım, dinlendim, horladım.
Dünkü safaride hayvan görmedim derken bugün  büyük bir hayvanat bahçesine geldik. Aslanlaaar, kaplanlaaaar, yılanlaaaar,  timsahlaaaar, kuşlar ve yarasalar.  Kocaman yarasalar, karanlık bir depoda acayip ürkütücü görünüyorlardı. Tam da o sırada çiftleşiyorlarmış. Aman Allahım böyle hayvanca çiftleşme olamaz; baş aşağı duruyorlar,  erkeğin üreme organı da baş aşağı duruyor ve dişiye vurup vurup çekiliyor. Dişide erkeğini yemek ister gibi ısırıp ısırıp çekiliyor. Anneler, babalar, çocuklarıyla heyecanla seyretti. O çocuklar büyüyünce asla  çiftleşmek istemeyecekler, kesin. Gerisini anlatmayayım, araba değiştirmeyin, geçen yıl aldığınız botlarla idare edin, iki adımlık yere arabayla gidip benzin harcamayın, su ve elektrik faturasını kısın, abartılı hediyeler almayın, çuvalla para verip altı üstü bir yumurta iki zeytin olan brunchlara gitmeyin, erken uçak bileti alın. Orada gezmek çok ucuz. Çünkü bizim TL dört kat değerli.
Afrika gezimden sonra uzun bir süre hayvan görmek istemiyorum, öğğğ! dedim.
Nasılsa kendi haritamı çizmeyi öğrendim. Bundan sonra tangolarıyla ünlü bir yer tercih edeceğim!
Eve geldiğimde hava kararıyordu. Fakir bir Afrikan kadın, bizim kapının önünden geçen, bahçe sularının aktığı kanalda bir bez parçası yıkıyordu. Yalın ayak, morarmış bacakları yer yer delinmiş. Hemen yan evin kızı da son model BMW sinde oturmuş, bir flamingo  gibi  asil boynunda topladığı sarı topuzunu havalandırarak açtı. İç gıcıklayıcı bir salınımla saçlarını arkasına attırdı, aynaya baktı. Yakışıklı siyahi genç bir adam,  karşı apartmandan çıktı  bu tarafa doğru yürüdü. Siyah takım, beyaz gömlek, arabanın markasında kol düğmeleri, inci gibi dişleriyle gülümseyerek arabaya bindi. Bana kal geldi, görseniz size de gelirdi.
Burada en çok düşündüğüm konulardan biri de fakirlik ve zenginlik. İç içe geçmiş. Bir birlerini hiç fark etmiyorlar. O kız, o zengin evde doğmuş. O adam o Afrikan mahallede  doğmuş. Belli ki aşıklar, bunun önünde ne din, ne  dil, ne renk durabilir. Yapacak tek şey mutluluğu seyretmek ama kanalda çamaşır yıkayanı ne yapacağız?  Yani Afrikalıyı doyurmak çare değil. Zaten onlar doysun diye bir derdi yok kimsenin. Yalnız buradaki insanlarla Afrika'nın iç bölümündeki ülkelerdeki insanların karıştırılmaması gerekir. Cape Town özel bir  yer, Avrupalı için doğal tatil beldesi gibi. Fakirleri şımarık, hükümet onlara ev,  okul yapmış, yakmışlar parçalamışlar. Bunu ne yapsalar fakir kalacaklarını bildiklerinden mi, eşitsizliğe tahammülsüzlüklerinden mi? Esnafın görüşü; gündüz dilendikleri para ve yeşil kart maaşı onlara yetiyor, tembeller, çoğu özürlü, uyuşturucu dünyasına hapsolmuşlar. Hiç bir şey için çaba göstermiyorlarmış.
Dünya üzerinde gizli ve büyük güçlerin senaryoları yaşanıyor. Anneme “hacca gidip Araplara para kazandıracaksın” diyor kızıyorum. Şimdi bu insanları yıllarca eziyetle kolonileri olarak sömüren Avrupalıya da ben para kazandırıyorum ve hepsi din sömürücüleri, çok hırslandım. Yani kaçış yok, biri hep kazanan biri hep kaybeden, iyiler nerede? Ev sahibim Flovia,” Irak, Suriye’den sonra sıra Türkiye’de ve bu sorunun benzerlerinin yakında Cape Town’a da gelecek”diyor. Sınıftaki Yemenli çocuk, kuzeydeki Husilerin evlerine baskın yapıp ailesinin nasıl katledildiğini anlatırken nefret saçıyordu. Angollalı genç, yedi kadına bir erkek düştüğünü bu yüzden nüfus artışını durduramadıklarını anlatırken pek keyifli değil.

Her neyse bu günü daha keyifli bir görüntüyle kapatalım.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iki fotoğrafın yolculuğu

Kızıma