Kitap fuarına neden gitmeli?


















Kitap fuarına neden gitmeli?


Benim bir tane romanım var, adı BİR KAŞIK MUTLULUK. Neredeyse beş yılda yazdım. UMAG yazma seminerlerinde derslere gittim, çok okudum, çok düşündüm, uzun emekler verdim. Cağaloğlu'nda yayın evlerini gezdiğim gün, bir yayıncı “bak kardeşim bu dosyayı ben şu kağıt yığının içine atacağım sen de umutla bekleyeceksin. Sen Ayşe Kulin olsan, trafik kuralları yazsan basarım ama Ayşe Kaffuroğlu’nu kim tanısın. Al dosyanı git boğazı gez” dedi. Üzerinden iki yıl daha geçti. Gelincik adlı öyküm Behiç Erkin ödülü alınca, nihayet bir yayın evi, yüzde elli masrafını karşılamak şartıyla bastı. Çok sevindim, yaşama ayak izimi bırakmıştım. Torunlarım benimle gurur duyacaktı. Belki o yaz sahilde güneşlenen insanların elinde görecek yüzüme bir gülümseme oturacaktı. Öyle olmadı, yayın evi dağıtım yapamadı, satamadı, bir kısmını sahaflara attı, bir kısmını kaybetti. Bir okurum Özlem’in becerisiyle, Sapanca dedeman göl evi’nde anneler günü kahvaltısında bir stant açtılar. Çok paraya kahvaltı eden o elit kalabalık, masanın yanından bile geçmedi. Bir aile aldı, biraz sonra adam gelip sordu “parayla mı satılıyor?” dedi. Ben “evet 10 tl” deyince eli yanmış gibi bıraktı masaya. Öğlen vakti, emekli asker bir amca İzmir’de okuyan kızı için aldı. Ben de parayı çay getiren garsona bahşiş verip çıktım. Özlem, ısrarla uğraştı ve oğlunun okulunun veda partisine davet ettirdi. Okulun edebiyat öğretmeni ile uzun sohbetimizin sonunda bir tane satın aldı sanıyorsunuz değil mi? Yok, öyle olmadı, kütüphane kolu öğretmeni genç adam yavaşça sıvışıp kayboldu. Neyse işte böyle birçok denemeden sonra umudumu kaybettim ve ikinci kitabı yazmaktan vazgeçtim. Haaa, güzel olan, okuyan herkesin çok beğenmiş olması ve hiç olumsuz eleştiri almamam.
İki yıl sonra Yitik Ülke  Yayın Evi sahibi  ile tanıştım. İşini ciddiye alan ve sıcacık şiirler yazan Kadir, kapak tasarımını değiştirdi ve bastı. Böylece kitap fuarlara gitti, D&R raflarına çıktı, devlet kütüphaneleri aldı, daha çok okura ulaştı.


Bu yazıyı yazmamın sebebi, fuarın ilk günü gazeteci Mehmet Said Aydın’ın “Fuara neden gitmemeli” yazısı. Çok kızdım doğrusu... Maddeler halinde yazdıkları şunlar.
a- Uzak. Aşırı uzak. İmza gününe yetişmek için Avcılar’da insanların üzerine balıklama atlayan gördüm.
Evet, çok uzak bir yer, keşke bir de Anadolu yakasında kurulsa.( o zaman da bu yakaya uzak olur değil mi?) Keşke maç bileti için, ramazan paketleri için birbirini ezenleri yadırgamayanlar bu kabalığı da yadırgamasa.
b- İndirim falan yok .Bir zamanlar varmış, bazı yayıncılar yüzde elli falan indirim yaparmış. O kadar yol tepmeye değer mi, bilmiyorum. İnternet kullanabilen herkes, aynı indirimle kitap alabilir.
Evet, kitaplar ucuz değil ama yazarıyla göz göze gelip sohbet ederek seçim yapmak mı yoksa yalnızlık dolu odanızda, buz gibi camdan sipariş verdiğiniz kitabın kargo heyecanı mı güzel? (yandaş yayın evlerinin çok ucuza kitap sattıklarını da söylemeliyim!)


c-İmza günleri çok sıkıcı. İki türlüsü de sıkıcı; kalabalık olan manasız zaten. Sıraya gir, mümkünse imza sayfasını açmış ol elinle, adını söyle, jenerik bir şeyler imzalasın yazar, selfie çek, sıranı sav, başka uzun imza kuyruğuna gir. Ne manası var? açıkçası hiç bilmiyorum. Öteki türlüsü de çok sıkıcı; bekleyen, etrafına bakan, sıkıntıdan kendi yazdığı kitabı okuyan yazarlar. Gelip geçene bakıp dururlar. Sen de her an onlardan biri olabilirsin.
Ben onlardanım beyefendi. Bir  tane kitabım var sıkıntıdan kendi kitabımı okuduğum oldu. Ama her satırı benim yüreğimden dökülmüş bir kitabım var. Böyle dalga geçmesi çok ayıp. Sevdiği yazarların imza kuyruğuna giren insanların heyecanın anlayamamış.


d-Çok kalabalık. Aşırı. Bir yanda stant stant gezip ayraç toplayanlar. Öte yanda talebelerini fuara getirmiş öğretmen tedirginliği, pişmanlığı ve telaşı. Çocuklu, çocuk arabalı aileler. Her an birine takılıp onlardan özür dilemen için bekliyor gibilerdir. Vicdan azabı istasyonu, adeta. Çarparsın, çok özür dilersin. Ve üniversite öğrencileri. Kalın paltolar, büyük cepli mantolar giymişlerdir.Uğultu. Sadece uğultu, dinmeyen uğultu. Ayvalık ilinin Cunda ilçesinin Patriça Koyu’nda kesintisiz 23 buçuk yıl geçirmişsin, elektrik iki sene önce falan gelmiş de seni bir traktör römorkuna bindirip cumartesi Taksim’ine atmışlar gibi. Müthiş uğultu. Bir süre sonra bağırmaya başlarsın sen de, herkes gibi. Akşama sesin kısılmış olur.


İnanamıyorum! Kapadokya’nın küçük bir köyünden gelip o coşku ve uğultuya kendini bırakan benim mutluluğumu anlatmalıyım. Öğrencilerine sahip çıkmaya çalışan öğretmenlerin gururunu, üniversiteli gençlerin aradığı kitap için dolanmalarını, hele de ailelerin her yaştan çocukları ile gelmelerini, gelecekte kitapla büyüyen bireyler olacaklarını düşünüp seyretmeye doyamayan, bende mi tuhaflık var? Köyümde kurduğum kütüphanede çocuklar, fuarlardan toplayıp dağıttığım kitap ayraçlarına bayılırlardı. Önce ayraç koleksiyonları oldu, sonra evlerinde kitaplıkları.


e-Bir zamanlar insanlar gerçekten birilerinin dinlemek için gidermiş fuarlara. Doğrudur, internet yok, posta adresini bulmak zor, yazarla yahut her kimse muhatabın, onunla iletişim kurmak gerçek bir zorluk. Ha illa iletişim kurmana, onu ne kadar çok sevdiğini falan söylemeye gerek var mı, ondan da emin değilim.  Şimdi? Söyleşiler, ödül törenleri, kutlamalar, lansmanlar, onlar bunlar şunlar hepsi yan yana, üst üste, sırt sırta Tam bir rabarba, kimi zaman (mübalağa etmiyorum) kıyamet atmosferi. O şarabı içmezse ölecekmiş hastalığına tutulanlarla, o kitabı yeteri kadar tanıtamazsa ölecek hastalığına tutulanların amansız cengi. Mağluptur bu cenkte galip olan.


Yuh! Bir gün önce  akraba  gençlere kahvaltıdaydık. Onların da hobileri vardır mutlaka ama keşke hepsi birer kitap yazsaydı; iyi, kötü, beğeniriz, beğenmeyiz ama okumakla, yazmakla, kalemle, kağıtla vakit geçiriyor olsalar. Yazan çoğalırsa okuyan çoğalır, okuyan çoğalırsa yazan çoğalır.


Neyse işte böyle. Ben ilk gün gidebildim. Yazar arkadaşlarla tanıştık. Sevgi hanım, yanıma gelip “Ayşe hanım size sarılabilir miyim? Geçen yıl aldım kitabınızı okudum. Offf ne çok çekmişsiniz size sarılmak istiyorum” dedi. İşte budur Mehmet Said Bey!
Müge İplikçi ve Onur Behramoğlu ile karşılıklı kitap imzaladık. Seferihisar kampında tanıdığım Hülya geldi, kızım ve arkadaşlarıyla resim galerisini gezdik.

Kardeşim Ercan Kesal’ın tadına doyulmaz söyleşisini dinledim, kitabını arkadaşım Asu için imzalattım. Ünlüler gibi imza atmaktan omuzum ağrımadı, hatta parmağım bile ağrımadı. Sesim kısılmış, kulaklarım uğultulu, yorgun argın eve döndüğümde bu topraklardaki yola bir adım daha atıp iz bırakmanın  mutluluğunu yaşadım.

"Kitap okumayan bir insanın,kitap okumayan bir insan karşısında hiçbir üstünlüğü yoktur" MarkTwain

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iki fotoğrafın yolculuğu