Öfelemeç : Kuru, tandır yufkalaır küçücük parçalara ayrılır, serpe serpe su döküp yumuşatılır, içine çömlek peyniri ilave edilip yoğurulur, avucunda sıkıp sıkıp yenilir. Buna çocuk avutmak denir.

Öfelemeç
“Dede bak ben geldim. Neden öyle gözün sedirin ucuna takılı sabit bakıyorsun? Gözün mü daldı. Öyleyse bir gelenin var demektir!” “Dedeee! Benim, Nursel, tanıdın mı? Eline doğan, adını koyduğun tek torunun, senin Nursel‟in... Yıllardır seni anlatırlar bana, özellikle bana. İçip sarhoş geldiğin geceler uykumdan uyandırıp annemin yanından alarak, alt kattaki kendi yatağına yatırırmışsın. Islak ıslak öper, o zaman sarı bukleli saçlarımı okşayarak koynunda uyuturmuşsun. Leblebileri ağzında yumuşatıp "gadasını aldığııım" diyerek, benim ağzıma verip kuş gibi beslermişsin. Babam Almanya‟dan izinli geldiğinde doğmuşum, üç günlük bebekken kimliğimi çıkartmak için nüfus idaresine gitmiş. “Çocuğun ismi ne?” diye sormuşlar. O da “Bilmiyorum, Ayşe, Fatma bir şey yazın.” demiş. Memur özensiz, hevessiz doğan bu çocuğa AYŞE yazmış. Kişiye sormadan yazdıkları bilgilerin olduğu bu belgenin adı kimlik olmuş. Ertesi gün sen, “Oğlum yarın gideceksin, çocuğun adını koyalım.” dediğinde babam, “Ben Ayşe yazdırdım.” demiş. “Eşek sıpası, baba oldun da isim mi koydun? Kızımın adı NURSEL olacak. Gönlümüzü doldursun pırıl pırıl, sel olup aksın, kollarıyla çoğalsın, nur doğsun hanemize.” demişsin, özenle, hevesle, bana yakışsın istediğin sözlerle...  

Dede niye bana bakmıyorsun; bak ellerin üşümüş, buz gibi. Üstüne bir şey örtmediler mi? Hani hepinizle tek tek ilgileneceklerdi, hiç kimse burada mutsuz olmayacaktı? Duyduklarımız, anlatılanlar yalan mı yoksa? Dedeciğim, senden bir şey istemeye geldim. Akşam babaanneme gittim, çok perişan; ışıkları söndürmüş, pencereden karanlık sokağa bakıyordu. Görünce sevindi, sedirin ucuna oturdu. “İşten çıkmışsın guzuum! Üzülme emi! Çocuklarının yanına git, yalnız kalmasınlar. Yalnızlık pek beter... Öyle, böyle kocana mı dönsen ki kızım!” dedi. “Kocam çoktan evlendi ya babaanne.” “Öyle mi! Pis sıracalı, gül gibi kızı aldı da! Başka bir millettenmiş dediydiler… Hangi milletse…  Neye benzerlerse!”  "Abhaz diyorlar babaanne." "Neyse ne,  heee he apdal mı ne ..."
Ayağa kalktı, sobanın kapağını açtı, karıştırmadan maşayı yere bırakıp kapağı kapattı. “Dün babamı gördüm rüyamda, bi özlemiş ki, beni çağırıyo. Yücel Almanya‟dan öteki ay izine gelsin gitsin, ben de babamın yanına varacağım,” dedi. Babasının öldüğünü ve oğlunun izninin bittiğini unutmuştu. “Babaanne yemenin ne güzelmiş! Sende çok vardır, bunu bana ver.” “Yoo! Yoo! Olmaz, bunu Demet aldı.” diyerek suratını buruşturup yaşmağını sıkıladı. Pazenden  dikilmiş, üzerinde küçücük mavi çiçekleri olan paçalı donunu yıkayıp sobanın arkasındaki sandalyeye asmış. Üstündeki pisliklerin çıkmadığı görünüyordu. Baktığımı anlayınca utandı, yavaşça toparlayıp minderin altına sokuşturdu. Gözüm ellerine takıldı. “Babaanne ellerine kına mı yaktılar?” diye sorup avuçlarını açtım.  Bir de baktım ki bok bulaşmış, kurumuş… Sedire baktım, oturduğum yerdeki minderden ceketime de bulaşmış. Yıkamayı önersem mi diye düşündüm ama ne diyeceğimi bilemedim. Birazdan abdest alıp namaz kılacağını söyledi, ayağında donu bile yokken. Bu kez utanması gereken benim. Biziz... Bildiğim tüm sözcükler boğazımda düğüm oldu, dede. Bu geveze torunun, gururunu kırmadan, ellerindekinin kına olmadığını belirtecek lafları onca sözün arasından bulamadı. “Bu boktan dünyada ellerine bulaşanlardan utanacak birçok insan varken sana sıra gelmez babişkom, utanma!” diyemedi. Ellerindeki kına değil, alnımızın lekesiydi dedem. Babaannem kalktı, siyah cızlavet  lastikleri ayağına taktı, “Ahıra gidip ata yemini vereyim.” diyerek kayıt evine girdi. Sırtına hırkasını giymiş, ayağındaki mestlerinin bağları açık, telaşla geldi.  “At sen olmayınca huysuzlanıyormuş!” Babam onu vurmak zorunda kaldığınız günün çocukluğunun en kötü anısı olduğunu söyler.   Babaannemin boynuna sarılıp vedalaşırken gözyaşlarım utancım olup ılık ılık aktı yanaklarımdan, pişmanlık olup yere düşerek kırıldılar... 

Dede söyle, burada sorumlu kimse, bu işlerle kim ilgileniyorsa, babaannemi de alsınlar. Bak yanında bir kişilik boş yer var. Hem buranın parasını babaannem peşin ödemiş. Onu özlemedin mi? Özlemedin değil mi? Hiç sevmedin ki özleyesin, benim de sorduğum şeye bak! “Her ne ararsan kendinde ara.” demiş Hacı Bektaşi Veli. Ah dede keşke, “Keşke” demeden sevildiğimizin kıymetini bilsek. Haa! Senin anımsadığın o kıvır kıvır, tarak girmeyen, simsiyah uzun saçları yok artık. Son yıllarda seyrek, beyaz, ensesinde topladığı belikleri de kalmamış. Geçen hafta halam gelmiş, üç numara tıraş etmiş. Sürmeli kara gözleri daha bir belirmiş ama onlar da anlamsız, buğulu bakıyor. Senin gözlerindeki gri perde, ona da mı inmiş ne! Pislikler kurumuş elleriyle ellerimi avucuna alıp, “Aç mısın guzum?” dedi. Çocukluğumdaki gibi nazlanarak “Açım babişko, hadi öfelemeç yap bana.” diyemedim. Hiçbir şey diyemedim dede. Haydi, özle artık, hadiii... Bak sana kır çiçekleri getirdim, böyle güzel bahar sabahlarında, yapraklarına çiğ düşmüş çiçekler, insana sevdiklerini nasıl da özletiyor... 

Bakamadık emanetine. O cahil haliyle, yirmi dört yaşındayken ölen ablasından kalan iki yetime, iki de kendi bebesine baktı. Sarhoş sıhhiye memuru kocasının yerine, konu komşuya vurduğu iğnelerin parasıyla çocuklarına kurşunkalem alıp ikiye böldü, okuttu, adam etti onları. Adam olamadık dede. On üç yaşındayken ablasının yerine sana verildiğinde, ansızın yediği sümsüklerden erken bunadı ama yine de seni sevdiğini söyler durur. Mahallenin gelinleri hep tiril tiril emprimeler giyerken, sen evden ayrılınca, o, yokluğunun ağırlığıyla karalı pazen entariler giyip nefsini de kara çarşaflara sardı. Gece yarılarına kadar uykusuz, eli koynunda beklettiğin karına borçlusun dede, söyle birilerine getirsinler buraya. Başını düzelt, bak yastık kaymış, boynun ağrıyacak. Saçların bozulur diye mi korkuyorsun? Annem söylerdi briyantinsiz gezmezmişsin. Babamdan genç görünüyorsun.  Birdenbire yanına gelip bunları anlatmakla seni üzdüm biliyorum ama durum vahim. Son kez şunu da duyarsan anlarsın telaşımı, çaresizliğimi; dün belden aşağısı çıplak taş  hayata çıkmış  (avlu), sanırım tuvalet kapısını şaşırarak sokak da bulmuş kendini, sonra da mahallede şakın dolamış ve kendi evinin cümle kapısını bilememiş. Sabahın ayazında o halde Meteris çarşısında bulmuşlar.  İnan abartmıyorum dedem... Atlı dedem... Yüreği kanatlı dedem...  Ailedeki büyükler, “Annemiz iyi, hoş da sevgisini göstermeyi bilmez.” derler. Belki de o sevgisini belli etmemeyi öğrendi. Baharda bir gecede soğuktan yanan tomurcuklar gibi, on üç yaşında bedeni uyanmadan söndüğünde... Belki de mahallede bir delikanlıya sevdalanıp üzüm bağlarında teninin kokusu sinmiş mendillerin verildiği kaçamak buluşmaları bile hayal edemediğindendir despotluğu. Belki de kızlığından gelinliğine geçişinde kadınlığını bilemediğindendir yaşamla sevişememesi. Belki de sevişmeyi bilmediğinden teneke saksıları kireçle boyayıp çiçekler ekmedi küçük dama, güvercinler beslemedi esaretine inat, uçup haber getirirler âşıklardan diye...  Zamanla sararmış, bu siyah-beyaz fotoğrafta nasıl da sana benziyorum. Evet, evet, sana benzeyen tek benim torunlarının içinde. Sivri çene yapımız, geniş alın, bal sarısı gözlerimiz, Şu zayıf kalem gibi parmaklar aynı. Ailede buğday tenli sadece ikimiz varız, diğerleri hep kara kaş, kara göz Kürt Başçavuş dedeye çekmişler. Kendi ağzından yedirdiğine göre huyumuz da benziyordur kim bilir! Şu yüklükteki perdenin üzerindeki yedi cüceleri tüm renkleriyle anımsıyorum. Bu sedire zorla öğlen uykusuna yatırıldığımda, cüceleri bir kez sayar, sonra dönüp tekrar tekrar sayardım. Bana göz kırptıklarını sandığım sırada uykuya dalmış olurdum.  Biraz daha büyüdüğümüzde bütün torunlar bu odada toplanırdık. Yüklüğün içine girer, babaannemin pembe kombinezonunu giyer, senin duvarda asılı fötr şapkanı takardım. Muallâ sunuculuk yapar, Enver yedi cüceli perdeyi açar, ben şarkıcı olurdum. Mustafa'm da annemler geliyor mu diye kapıda gözcülük yapardı. Bu küçücük oda nasıl da büyük görünürdü bize... “Gönlün sığdığı yere gövde de sığar!” lafı bu demek. Körük gibi gönüllere ne oldu ki! Baba evlerindeki odaların duvarlarında tüm çocukların düğün resimleri, torunların sünnet, mezuniyet resimleri falan olur. Babaannem resimlerimizi bile istemedi dede. Dede hasta yatağında, gözlerin sedirin ucuna takılı, objektife bakamaman nedendir? Bir kez çevir başını, gülümse bana... Lütfen... 

Babaannemin gönlünde benim yerim diğerlerinden farklıdır, sana benzediğim için mi desem! Oysa kardeşim Mustafa‟yı bir gün bile “kocamın adı, ağzımın tadı” diyerek sevmedi biliyor musun? Çok becerikli ve uslu bir çocuk olmasına rağmen sevmedi. Babam bazen “deden bizimle yaşasaydı da “Mustafa git şu bakkaldan bana bir rakı al” dediğinde, oğlum fırtına gibi gidip gelseydi. Görse kim bilir nasıl şımartırdı sizi. Annemin ölümünü hazmedemedi de alkolik oldu.” der. Nedense Mustafa‟yı pek sevmedi işte. Ama tek kızına zaafından dolayı olsa gerek. Demet‟i bacaklarındaki alçıyla bir yıl kucağında taşıdı, Hakan‟ı bebekken üşümesin diye yedi kat giydirip sonra da zatürre ettiğini söylerler... Muallâ, Süheylâ, Enver damadın çocuklarıydı, el muamelesi gördüler. Kale, Şule, Lale, Almanya‟daki biricik oğlunun sevgisinin önüne geçemediler. 

İşte böyle dede, sevgi diye bildiği, belki de hiç bilmediğiydi. Kimi sevdi, kimi sevmedi bilemedik ama o, dört çocuğa baktı, tüm bu kalabalık ona bakamadık. Artık gelip yatsın yanına sakince. Ben de bu çorak topraklarda tutup yetişirse bir çınar fidanı dikeyim başınıza Nâzım misali, belki birlikte yaslanırsınız, yeşile kesmiş ellerinizi birleştirerek... Kapadokya güneşi mezar taşına yansımış bak, mermerin rengi yüreğim gibi yanıyor. Bir kez kulaklarına pamuk tıkandı mı, haşarat yanına gelmesin diye çörek otları serpildi mi kefene, nikâh düşmediğinden evlatların elleriyle yerleştirdiler mi obur toprağa, huzura kavuşur yaşam yorgunu bedenlerimiz. Geride bıraktığımız, Allah‟a emanet çocuklarımız, vicdanları rahat Fatiha okurlar, onlara sıra gelene dek. Ağladığıma bakma, babaannem için değil, kalanların akıbetinedir gözyaşlarım. Ara sıra “Her ne ararsan kendinde ara” diye fısıldasak birbirimizin kulaklarına, belki bugün gülümserdik gidenlerin arkasından. Her neyse dedem, sen buradaki işlemleri başlat, gerisini ben hallederim. Şimdilerde kimlikleri nüfustan düşürmek bir günlük iş, dede. Sen oradaki görevliye söyle, babaannem hazır gibi... 

5 Haziran 


Dedeme yazdığım mektubu cebime koyduğumda babaannemin beş gün sonra öleceği aklıma gelmedi doğrusu. Bugün babaannemi yolcu ettik. Huzur içinde yatsın.  Ben seni daima özleyeceğim babişkom. Veda etmek için tüm torunların burada bak. Bak öfelemeç yaptık, seninle anılarımızı anlatıp gülüşerek yiyoruz. Haa! Unutmadan söyleyeyim, yemenin bende, haberin olsun! 

10 Haziran  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iki fotoğrafın yolculuğu