Bayramları her zaman severdim. Babam sık sık Anadolu‟nun küçük kasabalarında görev  aldığından çocukluğumda memleketimizden uzak yaşadık. Ancak bayramlarda gidebiliyorduk. Anneannemler, babaannemler yolumuzu gözlerler, tüm hazırlıklar bize göre yapılırdı. Bir türlü kim kimin halası, kim kimin dayısı bilemezdim. Ama “Aaa! Nasıl da babasına benziyor!” diyerek seven baba sülalem, “Aaa! Nasıl da annesine benziyor!” diyerek seven ana sülalem beni sevince, ben de onları severdim. (şimdi beni gördüklerinde her iki taraf da, “Aaa! Bu kız kime çekmiş anam, kimseye benzemiyor!” diyorlar.)  Organze elbisem, rugan pabuçlarım, babamın yıllar önce Almanya‟dan, kaç adet getirdi bilinmez, beş altı yaşıma kadar giydiğim kat kat dantel külotlarımla pek şık olurdum. Kardeşimin gabardin takım elbiselerini her yıl geleneksel olarak, tüm erkek torunlarla birlikte dedem alırdı. Babamdan çekinilir ama yine de boyu büyüyecek diye birkaç beden büyük alınırdı. Nedense Mustafa‟nın üç numara tıraşı, omuzu düşük elbisesiyle pek zavallı göründüğünü düşünür, daha bir böbürlenerek bilmiş bilmiş otururdum. Çocukluğumdaki bayramlarda halâ hayıflandığım tek şey ise asla kapı kapı dolaşıp şeker toplayamadığımdır. Babam çok kızardı. Ona göre, bizim o boyalı şekerlere ihtiyacımız yoktu. Bu yüzden hep özenmişimdir, basma entarileriyle, yandan teneke tokalı naylon ayakkabılarıyla, mendil, şeker toplayan, güzel Arap kızı resimli Mabel sakızları çiğneyen, sokaklarda birbirine horoz şekerini yalatan çocuklara.                     

 Babam yanılıyordu. Çünkü ancak bayram çocuğuysan bir kapıyı çaldığında şeker, sakız verirlermiş! Bu ne büyük bir zevkmiş! Oysa büyüdüğümüzde şeker alabilmek için iş umuduyla hangi kapıyı çalsak yüzümüze kapatılacakmış! Aşk umuduyla hangi kalbe girsek, kırılacakmışız! Büyüdüğümüzde emeğimiz sömürülecek, gözler sadece dantel külotlarda olacakmış! Keşke ben de çocukken umutla, güvenle, aşkla çaldığım kapılardan şeker, mendil toplamanın masum coşkusunu yaşasaydım... 

Gençliğimde ise bayramlar özgürlüğüm oldu. Yatılı okul günlerimde evci çıkabildiğim bayram izinlerim şölene dönüşüyordu. Evlendiğimde bayramları daha bir sevdim. Kocamın, tam istediğim gibi kocaman bir ailesi vardı. Görümcemle birlikte arife günü temizlikler yapar, baklavalar açardık. Bayram sabahı gün yüzünü göstermeden kalkılır, bayramlaşılırdı. Oğlum babası, amcaları ve dedesiyle camiye gider, biz kadınlar balkona kocaman bir masa hazırlardık. Namaz dönüşü büyükanne, büyükbaba, dede, babaanne, babalar, amcalar, eltiler, halalar hep birlikte neşe içinde kahvaltı ederdik. Tabii ki kendi annem ve babamın yalnız kaldıklarını düşünüp içim sızlardı ama böyleydi işte. Törelerimiz, toplumu düzene koymak, herkese yerini bildirmek için vardı. Benim yerim de gelinlikle girdiğim, kefenle çıkacağım bu evdi. Ve bu şölen on beş yıl sürdü… 
On altıncı yılda birdenbire kendimi tekrar babamın evinde buldum. İlk bayramımızdı. Oğlum dayısı ve dedesiyle camiye gitti. (Babamız sağ yanı boş kalınca kendini yarım hissetti mi?) Kızım kapının önünü süpürdü. (Babamız hüznünü süpürebildi mi?)
Bu evde âdetler farklı, önce kahvaltı edilip sonra bayramlaşılıyor. Fark ettim ki biz buraya ait değiliz! Eh artık kayınpederimin evine de ait değiliz! Öyleyse yanlış yerdeyiz, diye düşündüm. İçimdeki, cam kırıkları eriyor, kor olup ciğerimi yakıyordu ama belli etmemeliydim. Kararlarımın sonucuna tek başıma katlanmam gerekiyordu. Boğazımdaki düğümle, göz pınarlarıma oturan iki inci tanesinin dökülmemesiyle uğraşırken bayramlardan nefret etmeyi öğrendim. 
Ne istediğimden emin değildim. Eski günleri istemiyordum, yeni bayramları da sevmemiştim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iki fotoğrafın yolculuğu

Kızıma