Kimsesiz çocuklar ve kimsesiz köpekler


 


Kimsesiz köpeklerle kimsesiz çocuklar çok benzeşirler.
Yıl 1989
Hasan’la, işe giderken yolumun üzerindeki çocuk yurdunda tanıştık. Eteklerime sarılıverdi. Kara gözleriyle gözümün taa içine bakarak “Bizi almaya mı geldin?” dedi. Öyle bir düşüncem yoktu, sadece geçerken merak ettim girip gezmek, fikir edinmek istemiştim. “Eveeet” deyiverdim. “Senin adın ne?” dedi “Ayşe” dedim. Arkadaşlarına döndü “Aliii, Hanifeee,  Ayşe Anne bizi alacakmış, gel lan gel…” Ne diyeceğimi ne yapacağımı şaşırdım. Gidip Müdüre Hanım’la tanıştım. Bayramda bazı ailelerin, çocukları evlerinde misafir ettiklerini, istersem benim de alabileceğimi söyledi.
Odadan çıktığımda Hasan(12 yaşında) ekibini kurmuştu. Ali (10 yş), Hanife (9 yş), Resul ( 5 yş) ile bekliyordu. Suspus olmuş sanki tıp oynuyorlar, ağzımdan çıkacak kelimeyi bekliyorlardı. “Tamam çocuklar öğleden sonra iş çıkışı gelip alacağım sizi.” “ Haydeee haydeee gidip torbamızı alalım!” diyerek sevinçle dağıldılar.
Arefe günü yetiştirmem gereken birçok evrak varken bir türlü kendimi işe veremedim. Kocamı arayıp soramadım. Ya “Hayır” derse? Ya benim sıpalar  uzaktan bakar, yaklaşmazlarsa? Bu çocuklara yeni kıyafet almak lazım olur mu ki, asgari ücretle çalışıyorum  üç yıl bitti kadro vermiyorlar, bu ay evin senedini geciktirdik, falan filan...
Eve geldiğimizde korktuğum gibi olmadı ama benim çocuklar  mutfağa gelip tedirgin bir suratla “anne kim bunlar yaa, ne yapacağız şimdi?” dediler. “Anlatacağıııım durun biraz.” Üzerimi değiştirip içeri girdiğimde Hasan, Resul, Hanife, Ali yan yana masanın ayağının dibine, Didem ve  Doğuş koltukta oturmuşlar birbirlerine bakıyorlardı. Onları tanıştırdım. Bayram misafirleri olduğunu söyledim.
"Hadi kızım okey taşlarını dökün, onlara oyun öğretin"  dedim. O sırada aklıma bu geldi nedense! İkisi de ortaokul öğrencisiydi oyuncak yaşları çoktan geçmişti.
Ben yemek hazırlarken içeriden cıvıl cıvıl sesleri gelmeye başladı. Babamız geldiğinde, her şey daha iyi oldu, herkes rahatladı. Ooo ne şakalar ...
Hasan mutfağa geldi, “Ayşe Anne siz Savaş Baba’yla beraber mi yatıyorsunuz?” dedi. “Evet, tabii, niye sordun?” “ haa... Didem Ablanın, Doğuş Abinin ayrı odası var da, size oda mı kalmadı diye sordum.” Haydi bakalım çalışmadığım yerden sorular gelmeye başladı. Anneler ve babaların birlikte yattığını nasıl anlattığımı şimdi hatırlamıyorum. Hasan, çöpten bulunmuştu hiç aile ortamı görmemişti. Ali, saç kurutma makinasının ne olduğunu sordu. Hanife benimle birlikte portakal suyu sıkarken ilk kez mutfak önlüğü takmayı öğrendi, kız çocuğu dilbazlığıyla bıcır bıcır konuşuyordu.. Babamız bir ara dışarı çıktı, geldiğinde çocuklara yeni kıyafetler almıştı. Bu daha çok bana sürpriz oldu. Yemekte, evde ne varsa önlerine koydum. Hepsini iştahla silip süpürdüler sonra hepsi birden sırayla kustular. Öyle çok yedirmişim ki alışık olmayan mideleri iade etti. Ben küçükken kusarken babam, alnımı avucuyla bastırıp başımı tutardı. Ben de öyle yaptım. Sırayla bütün çocukları yıkadım. Onlar alışkındı başkalarının yıkamasına, hemen cılız bedenlerini ellerime bıraktılar. Doğuş'a "seni de yıkayım oğlum" dediğimde “saçmalama yaaa!” diye çıkıştı. Resul ile Ali, oğlumun yatağında, Hanife kızımla, Hasan,  salondaki kanepede, Doğuş bizimle yattı. Sabah, babamız büyükleri alıp camiye gitti. Bir ara içim geçmiş, bir de baktım Resul, saçımla oynuyor yavaşça koynuma aldım. Hemen uyudu. Bende için için ağladım, yüreğim sessiz yağmurlarla yıkandı.
(Daha sonra konuştuğumda Resul'un babası, bakamadığı için bıraktığını, diğer oğlunun da Karamürsel yurdunda olduğunu, iki kardeşin birbirine çok alışmamaları için ayrı ayrı yerlere verdiğini söyledi.)

Önce kayınvalidemlere, sonra babamlara gittik. Herkes çocuklarla ilgiyle konuştular, saçlarını okşayıp sevdiler, harçlık verdiler. Sadece babam ve kayınpederim hiç ilgi göstermedi. Hatta bana “iyi halt ettin” der gibi suratlarını ekşitip baktılar. Kayınpederimin annesi, o, altı yaşındayken, babaannem, babam dört yaşındayken ölmüş. Ne hissettiler, neydi onların yaşama karşı hırçınlıkları bilemedim ama bu ortak nokta görünmeyen yaralarıydı belli ki. Affettim ikisini de…

Pazartesi sabahı ayrılırken, oğlum bilyelerini, kızım resim defteri ve boyalarını armağan ettiler. Rengarenk kardeşlik nasıl yaşanır  öğrendiler…

Sonraki günlerde, zaman zaman misafirimiz oldular. Bir yıl sonra yurt, on sekiz yaş kız çocuklarına tahsis oldu ve benim yavrular dağıldı. Umarım şimdi her biri kocaman akıllı, sağlıklı, vicdanlı çocuklar olmuşlardır.
*                      *                      *                      *


NİSAN Yıl 2005
Nisan’la Damsa Barajı’nda tanıştık.  Herkese kırgın, her şeye kızgın, kimsesiz günlerimde yerleştim Kapadokya’nın en ücra köylerinden birine. Ipıssız bir vadideki köyün çöplüğünü satın aldım... Yol yoktu, yanından dere geçiyordu, köprü yaptım.  Elektrik, su geçirdim. Tandır evinden, eşek damından bozma bir peri bacasından kendime ev yaptım. Nihayet huzurlu, mutlu ve de yalnız yaşıyordum.
Bir gün, karşı komşum, Damsa Barajı’ndaki, barakadan hallice kafeye balık yemeye götürdü. Barakanın yanına  bir köpek  doğum yapmış, etraf ufacık yavrularla doluydu. Beyaz ama patilerinde siyah lekeleri olanı, en güzeli gidip gelip ayaklarıma dolandı. Balıkçı “abla bu çok akıllı gelip gidenler çok istedi ama vermedim ama bu seni seçti bak gitmiyor” dedi. O güne kadar hiç bir evcil hayvanımız olmamıştı. Elleyemiyorum bile. “ İsterim ama bakabilir miyim bilmem. Ben bunu götürsem, bir kaç gün denesem, sonra tekrar getirebilir miyim?”  
“Tamam abla, yalnız aşı yapılması lazım akşamdan aç bırak sabah bir aşı yaptır.”
Kucağımda bir yumak güzellik, ikimizinde kalpleri pır pır eve geldik. Tarih 1 Nisan, senin adın Nisan olsun, dedim. Hayatımın en güzel şakasıydı. Nisan’a yatak hazırlarken kimsesiz çocuklar gibi masanın ayağının arkasına saklandı. Korkak, ürkek etrafa bakınıyor, bir yandan da el dokuması Ürgüp halıma işiyordu. Hala hep üzülürüm yemek verme dediler diye ben de hiç bir şey vermedim. Oysa akşam biraz yedirebilirmişim. Sabah  aç olması yeterliymiş. Hanife ile Ali mutfakta beni izliyor gibi hissettim.
Nisan’ın gelişiyle günlerim şenlendi. Canhıraş çalıştığım eski günlerde, sokakta köpek gezdiren kadınları görürdüm. “kızııım gel, oğluuuşum yürü hadi…” Aman iyi, köpeğinizi gezdirin ama o ne öyle kızıııım, oğluşuuuum diyordum. Bir de baktım Ürgüp sokaklarında kasıla kırıta  gezerken “kızıııım amcalara selam veeer…” derken buldum kendimi.

Kimsesiz gecelerime bir nefes oldu.  Her sabah birlikte kahvaltı ediyorduk, bir yumurta ona bir yumurta bana. Akşam olunca kapının arkasında, ön ayaklarının üzerine uzanmış uyukluyordu. Bir gözünü açtı bana baktı, hemen öbür gözünü de açtı. Hayretle kafasını bir o yana bir bu yana salladı. Son günlerde kendime bir oyun buldum. Yediğim meyveleri suratıma sürüyor sonra da kendi halimle eğleniyordum. Yalnız yaşayan insanların eğlenceleri hep bir gariptir. Nisan’ın şaşkınlığı kivili suratımaydı.
Sonra kuzineli sobanın yanına oturup gazeteleri okurken iğde yiyorum. Bir ona bir bana. İçimden iğdeleri yıkasam mı diye geçiriyorum ama her gün üşeniyordum. Hem hiç duymadım iğdenin yıkandığını, kokusu nasıl acaba?
Başucumdaki lambanın ışığına gölge yapıp duvara elimle tavşan yapıyorum Nisan tutmaya çalışıyor. Gaz çıkarıyorum. Bu kez korkuyla gözlerini açıyor ama zavallı, ne sesi olduğunu anlamıyor. Yalnızlığın özgürlük halleri, kimin yanında gaz çıkarabilir ki insan?.

Bir köpeğin kara gözlerinde donuyor gece…

Kızgınlık günlerinde köyün bütün erkek köpekleri kapımızda yatıyor. “köpek gibi seviyorum abi”, “köpeğin olayım kız”, “kapımda köpek oldu” “aşk köpekliktir” lafları nasıl çıkmış öğrendim. Aklınızda olsun dişi köpeğinize, erkek köpekler yanaşırsa kucağınıza alıp kaçmayın, sizin üzerinize saldırırlar. Kötü bir niyetleri yok, sadece kıskançlık “köpekler bile eşini kıskanır” Bırakın siz, bir iki kez koklar sonra zorlamaz beklerler. “dişi köpek kuyruk sallamazsa, erkek köpek gelmez”  Bu laf külliyen yalan. Biyolojileri gereği adet dönemlerinde keskin bir koku salgılıyorlar ve bu yüzden erkekleri çekiyorlar. Yok öyle kuyruk sallamak falan. Sadece insanlarda var, yetmiş yaşındaki adamın beş yaşındaki çocuğa tecavüzü.
Kısırlaştırmam gerektiğini söylediler ama ben bir kez anne olsun istedim. Yakın köylerden sarışın bir delikanlı bulduk, bir hafta kadar onun evinde misafir oldu. Kısa süre sonra hamile olduğunu öğrendim. Aynı gün akşam ben bir bira, Nisan bir bardak süt içerek kutladık bu güzel haberi.
Tam altmış gün sonra doğum yaptı. Alt bahçedeki kiler damında mıyıklamaları duyunca koştum. Nişlerin  birinde kıvrılmış yavruları yalıyordu, göz göze geldik,  karanlıkta bembeyaz ışık saçıyordu, ağlamamak mümkün mü?
Kuzineli sobamın yanında büyükçe karton kutunun içine yerleştiler. Üç gün çiş yapmaya gitmedi, yavrularına bir şey olur diye bırakıp çıkmadı dışarı. Asi, siyah renkli, sadece patileri beyaz. En çılgınları, memeyi kimseye bırakmayan delikanlı. Badem, sarı, patiler beyaz, annesi hamileyken bademi  severek yedi badem gibi bir kız. Bulut, beyaz, patileri siyah, gri gözleri ile çok kızların yüreğini yakacak.
Bir hafta sonra Nisan hastalandı, yavruları emziremez oldu. Doğumda virüs kapmış, serum bağladık, ilaçlarla ayağa kaldırdık ama o gece Asi, sabaha kadar kucağımda mıyıkladı, annesini en çok emen olduğu için önce o öldü. Nisan gidip kutuya bakıyor, bulamayınca kapıların arkasını, koltukların altını arıyordu. “yok kızım, yok annem, Asi  gitti.” diyordum ki burnunun ucundan düşen damlaları gördüm ve insanlığımızdan utandım. Ertesi gece Badem ile sabahladık ama kurtaramadım. Tası tarağı, yüreğimizin boşluğundaki acımızı toplayıp kışı geçirmek için Maşukiye’ye annemlere gittik. Otobüste iki koltuk almıştım. Şoför asla kabul etmeyeceğini söylerken, kucağımdaki anne oğulu görünce söyleyecekleri ağzında yarım kaldı. Tüm yolcular ziyaretimize geldiler. 
On gün sonra, Bulut tam da yürümeye başlarken, evde hayvan bakma konusunda zaaf göstermeyen annem babam bile benden gizli gizli severken, mıyıklama başladı.( annem tüyü dökülüyor, dediğinde seninde kılların dökülüyor dememeliydim!) Veteriner, anneden geçen virüs olduğunu, uyutmak gerektiğini söylediğinde verdiğim karar, uykularımdan etti. Böylece anneliğin, hoşt deyince gidilen, kuçu kuçu deyince gelinen  bir şey olduğunu tattı Nisan.

Beş, altı yıl geçti.Evine kabul eden arkadaşlara gittik, istemeyenlere gitmedik. Paramız varsa yedik, yoksa idare ettik. Arabamız varsa gezdik, yoksa evimizde oturduk.  Üç odayla başladığımız otelimiz beş oda oldu. 
Misafirlerim ve müşterilerin olduğu bir gün hep birlikte Saklı Vadi’deki klasik müzik dinletisine gidiyorduk. Yan yoldaki bayırı hızla çıkarken bir şeyi çiğnedim. Nisan, ay ay ay Nisan’ın sesi bu. Aman yarabbi, onu yerden alıp kucağımda Ürgüp'e giderken yoldaki korkumu ve benim halimi anlatmaya kelimeler yetmez. Hemen veterinere götürdük, film çekmek gerektiğini söyledi ama olanakları yoktu. Devlet hastanesinin acil servisine gittik. Doktor, buna izin veremeyeceğini anlatmaya çalışırken ben perişan,  “Ne olur bütün aletlerinizi yeniden alırım” diye yalvarıyordum (nasıl ve hangi parayla alacaksam!) Birçok süslü püslü kadının hep bir ağızdan konuştuğunu gören adamcağız, bir arkadaşımın sigorta kaydını yaparak film çekmeyi kabul etti. İki kalçası kırılmış, alçıya aldılar, gece eve geldiğimizde yerde inliyordu, yatağa yanıma aldım sustu. 
Yaşarsa ayağı sakat kalır dediler. Olsun canı içinde olsun istedim. Bir ay alçıda geçti, sonra iki ay atelde kaldı, bir ay süreyle de iki metrelik bir alanda yattı. Alçıdayken, kucağımda çişe götürüyordum, benim yanımda çişini yapmıyordu, yan taraflarına taş koyuyordum ben gidince çişini yapıyordu. Utanmak insani değil, hayvani bir duyguymuş. Karşı komşum Fadime Teyze'min okuduğu suyu bile içirdim. Mucizevi bir şekilde yavaş yavaş iyileşti. Bir yıl sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi koşup oynadı. 
Geçen yıl yaşlanma belirtileri başladı on ikinci yaşını kutladığımız gün meme kanseri teşhisiyle ameliyat oldu. Dikişlerini açmasın diye, torunuyla kahveye giden yaşlı amcalar gibi her yere yanımda götürdüm. Çok çekti çok ama hiç mızmızlanmadı. Bu zor süreci de atlattı. 
Bu yıl on üç yaşı bitti ve akranlarına göre gayet sağlıklı.  
Sanki Hanife'yi yetiştirdim ,evlendirdim,  yaşlılığımda da hep yanımda olacakmış gibi mi, olur mu?


ŞUBAT (2014)
zayıf hasta sokak köpeÄŸi ile ilgili görsel sonucuNereden geldi bilmem, otelin terasına gelip uzanmış.  Personel kovmak istemiş ama kalkıp gitmeye hali yoktu. Bir hafta baktık. Fakat misafirler şikayet ediyordu, personel oraya buraya bıraktığı çişleri yıkamaktan bıkmıştı. Götürüp Ürgüp'te esnafın ilgilendiği meydanda, Refik Başaran heykelinin ayağına bıraktım. Kasaptan çokça kemik aldım evde haşlayıp geri döndüm. Bıraktığım yerde yoktu. Ara sokaklara baktım, sordum soruşturdum bulamadım. Kemikleri bir ağaç dibine döktüm, ağlaya ağlaya eve döndüm, bir düş alıp uyudum.
O meydandan geçtikçe, gözlerim hep Şubat'ı arar. Camı açıp beni deli sanmasınlar diye kısık sesle Şubat, Şubat diye fısıltılı fısıltılı, sanki gıcık tutmuş gibi kem küm seslenirim.
Bir daha hiç görmedim.
Ali'nin  iki adet Soma kömürü gibi gözlerini anımsar, yanar o kor,
Karlı meydanda bozlak bir ezgi gelir kulağıma... 
EYLÜL (Yıl 2015)
Simsiyah boncuk gibi gözleri vardı. Otele geliyordu. Bütün köye sordum, sahibini bulamadım. Birisi arabayla bırakmış olmalı. Nisan ile aynı cins ( kırma terrier). Köyün dışına bırakıyorum belki evini bulur diye, her gün yeniden geliyordu. Müşterilerin bazıları hoşlanmadığı için iki köpeğe bakmamız zor olacaktı. Bir akşam oturduğum apartmana götürdüm, merdivenin altına yer yaptım, mahallenin çocuklarına emanet ettim. Duyduğum ağlama sesine bakmak için kapıyı açtım o paspasın üstünde titriyordu. Hasan gibi “beni alacak mısın” diyordu gözleri. Ertesi gün veterinere götürdük tahmin ettiğimiz gibi iki yaşlarındaydı. Aşılarını yaptırdık, tıraş ettirdik, “senin adın Eylül olsun” dedik. (Hem de  gün,  9 Eylül)  
Ertesi gün Eylül kayboldu. Aramadığımız yer kalmadı bu kez kaçırıldığına inandık. Bir ay sonra bir gece, gelinim, kırk km ileride Uçhisar kavşağında, yerde yatan karaltıyı görünce durmuş. Eylül diye seslenmesiyle koşup gelmiş arabaya binmiş.  İşte bu mucizeydi. Kadife gibi tüylü, yumuşacık huylu,paşa paşa bakan bu oğlanı biz de otel misafirleri de çok sevdik.
Altı ay sonra yine kayboldu. Artık ona iyice alışan, eğiten,besleyen gelinim, deli gibi aradı. Köyden bir çocuk köpekleri toplayıp satan bir adama satmış. Nevşehir’in bağ evlerinden birinde, kaçırılmış bir çok köpekle birlikte bulundu.
Akşamüzeri  köy kahvesinin oraya gider, müşterileri uğurlar, iki hava atar, gelirdi. Bir akşam, köylü bir adamın  dövüş için yetiştirdiği büyük kangallardan ikisi kıskançlık yapıp parçalamışlar. Bu üzüntünün tesellisi olmadı. Boşluğu dolmadı. Karanlık yuttu, ipek tüylü, yakışıklı oğlumuzu.
Umarım birbirine kırdırılan bu hayvanların ahı tutar da, ah çekerek gider o insanlar.

MAY(Mayıs 2018)

Bu bahar, ülkemizden ayrılmak zorunda kaldık.(Bknz. blog yazıları) Kızım ile Montenegro’nun Tivat şehrine yerleştik. Bir otel kiraladık. Yeni bir ülke, yeni bir iş, yeni bir ev. Ev sahibimizin tek şartı, evcil hayvan getirilmemesi. Sevmediklerinden değil, kızlarının toza, tüye alerjisi varmış. Nisan’ımı, hayat arkadaşım, dert ortağım, kimsesizliğimin kimsesine, gecelerimin nefesine veda etmek istemedim. Sadece, beni beklemesi için yol boyunca dua ettim. Kapadokya'daki otelimde (öykü evi) alıştığı ortamda olduğundan keyfi yerinde. Personelim ve çocuklar ona çok iyi bakıyorlardır.

Tivat’taki evimiz ve Lepetane bölgesindeki otelimizin arası üç km. Çoğu kez yürüyerek gidip geliyorum. Bir ay önce, yolda tarçın rengi çok güzel bir köpek gördüm. Yandan yandan  peşime takıldı. Evi ve bir sahibi vardır diye kovdum gitmedi. Arabalardan korkuyordu. Yaklaşmaya çalışınca hemen kaçıyordu. Otele götürüp yemek vereyim istedim ama geri kaçtı. 
Ertesi gün uzunca daracık bir yan yol var, merdivenle iniliyor. Orada yere yatmış, bana bakıyordu. Yanından geçip giderken ayağıma dokundu. Sanki, Resul saçlarımı okşadı. Yine geri dönmesin diye kucağıma alıp otele getirdim. Üç gün boyunca, kene ve pire temizledim. Yarı baygın, ishal ve kusmayla hiç kalkmadan yattı. Veteriner aşılarını yaparken çok akıllı bir cins olduğunu ve henüz bir yaşında bile olmadığını söyledi. Bir de damağında benler var ve bu sahibine şans getireceğinin işaretiymiş. Haydi bakalım göreceğiz. Zaten kulağına söyledim" temizlediğim bit, kene sayısı kadar  otele müşteri çekmelisin haaa!"

Şimdi görmeniz lazım çok sıhhatli, öyle güzel bakıyor ki aşık olduk. Ne yapalım, iki ayaklı bir şeye aşık olayım isterken hayat bana dört ayaklıları gönderdi. Şikayetçi miyim, yoooo! Ama neden ikisi birden olmadı bilmem. 
Neyse iki iyilikten biri...

Kış aylarında memlekete dönerken nereye bırakırız, nasıl çözüm buluruz bilmiyorum ama şimdi anı yaşıyoruz...



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

iki fotoğrafın yolculuğu